Son Eklenenler

10 Kasım 2018 Cumartesi

Eğitim Yakup

Hamam Böceği Teorisi

Restoranın birinde bir gün aniden bir hamamböceği belirdi ve orada bulunan bir kadının üzerine çıktı.Kadın korkudan çığlık atmaya başladı.

Paniklemiş yüzü ve titreyen sesiyle, can havliyle hamam böceğini üzerinden elleriyle atmaya çalışırken zıplamaya başladı.Onun bu tepkisi bulaşıcı olmuştu, bulunduğu gruptaki diğer insanlar da paniklemişti.Kadın sonunda hamam böceğini üzerinden atmayı başardı derken… başka bir kadının uzerine düştü hamam böceği.

Şimdi aynı şeyleri yaşamak için sıra gruptaki diğer bir kadındaydı.
Garson hemen imdatlarına koştu.
Bu nöbet değişiminde, bu sefer de hamam böceği garsonun üzerine düştü.

Garson dimdik durdu, kendini toparladı ve gömleğindeki hamamböceğinin davranışlarını gözlemledi.

Kendine yeterince güvendiğini hissettiğinde, hamam böceğini parmaklarıyla tutarak, restorandan dışarı attı.

Kahvemi yudumlayıp, curcunayı izlerken, beynimdeki anten birkaç fikir yakaladı ve merak etmeye başladı, kadınların bu tiyatral, abartılı hareketlerinden hamamböceği mi sorumluydu?
Eğer öyleyse, neden garson rahatsız olmadı?
Durumu mükemmel yakın bir şekilde, hiçbir kargaşa çıkarmadan halletti.

Buna neden olan hamamböceği değildi, hamamböceğinin sebep olduğu rahatsızlığı o kadınların giderebilecek kabiliyette olmamasıydı, onları bu denli rahatsız eden buydu.
Farkettim ki, babamın, karımın veya patronumun bağırması değildi beni rahatsız eden, bana bağırmalarıyla hissettiğim rahatsızlıkla başa çıkamamamdı.

Yoldaki trafik değildi beni rahatsız eden, trafik sıkışıklığıyla oluşan sıkıntılı durumu halledemeyecek olmamdı.
Hayatımdaki kargaşayı yaratan şey, problemin kendisinden çok benim ona verdiğim tepkiydi.
Hikayeden çıkarılan dersler:
Anladım ki, hayatta olaylara tepki vermemeliyim.
Onun yerine, olaylara cevap vermeliyim.

Kadınlar hamam böceğine tepki verirken, garson ise cevap verdi.
Tepkiler içgüdüsel olarak gösterilen şeylerken, cevaplar etraflıca düşünülerek oluşturulmuş şeylerdir.

HAYATI anlamanın güzel bir yolu.
MUTLU olan biri, hayatındaki her şey yolunda olduğu için mutlu değildir.
MUTLU olmasının sebebi, hayatındaki olaylara karşı tutumunun doğru olmasıdır.                                                                               Alıntı
Advertisement

15 Ekim 2018 Pazartesi

Eğitim Yakup

HAZRETİ SÜLEYMAN İLE SERÇE…

Süleymân -aleyhisselâm- çok mütevâzî idi. Sabahleyin kalkınca, miskin ve garîblerin yanına gider, onlarla oturur:

"Miskin, miskinlere yakışır!" derdi.

HZ. SÜLEYMAN'I (A.S) TEHDİT EDEN SERÇE

Halk arasında Süleymân -aleyhisselâm- ve serçe kuşu arasında geçen şöyle bir ibretli hâdise nakledilir:

Süleymân -aleyhisselâm- birgün, serçe kuşunu (veya Hüdhüd kuşunu) azarlamıştı. Bunun üzerine serçe, Süleymân -aleyhisselâm-'ı tehdîd etti:

"–Senin saltanatını ve sarayını mahvederim!" dedi.

Süleymân -aleyhisselâm-:

"–Senin sıkletin ne ki, benim sarayımı mahvedesin!" dedi.

O küçük kuş şöyle cevap verdi:

"–Kanatlarımı ıslatır ve bir vakıf toprağına sürerim. Sonra da kanatlarıma bulaşan vakıf toprağını senin sarayının damına taşırım. Böylece benim taşıdığım o vakıf toprağı, senin sarayını çökertmeye yeter!"

Bu kıssadan hisse olarak, vakıf mallarının ne kadar ehemmiyetli olduğunu kavrayıp onlara karşı son derece hassâsiyet ve hakkâniyetle yaklaşmak gerektiğini idrâk etmeliyiz. Nitekim büyüklerimiz, "Vav'lardan (yâni vallâhi diyerek lüzumsuz yere yemin etmekten, mes'ûliyet şuur ve hassâsiyeti taşımayan bir vâli olmaktan, vazifesini îfâ edemeyen bir vasî olmaktan ve vakıf malına ihânet etmekten) sakının!" buyurmuşlardır.

Buradaki sakınmaktan maksat, bu müesseselerde çalışanların hak ve hukûka ziyâdesiyle dikkat etmeleridir. Çünkü vakıf malı, temlîk ve temellükten menedilen, mülkiyeti Allâh Teâlâ'ya, faydası ümmete âit olan menkul veya gayr-i menkullerdir.

Bazı kaynaklarda, Süleymân -aleyhisselâm-'ın diğer peygamberlerden beş yüz sene sonra cennete gireceği rivâyet edilir. Zîrâ Hazret-i Süleymân'a büyük bir saltanat ve zenginlik verilmiştir. Bu sebeple bütün bunların hesâbını vermek uzun süreceğinden, cennete diğer peygamberlerden sonra gireceği bildirilmektedir.[1] Nitekim âyet-i kerîmede peygamberlere de hesâb sorulacağı beyân edilmektedir:

فَلَنَسْأَلَنَّ الَّذِينَ أُرْسِلَ إِلَيْهِمْ وَلَنَسْأَلَنَّ الْمُرْسَلِينَ

"Elbette kendilerine peygamber gönderilen kimseleri de, gönderilen peygamberleri de mutlakâ hesâba çekeceğiz!" (el-A'râf, 6)

7 Eylül 2018 Cuma

Eğitim Yakup

Alman Profesör'ün Türkler hakkında ki müthiş itirafı.

Alman profesör Neumark ile bir kısım talebesi Boğaziçi'nde geziye çıkarlar. Talebelerden biri Prof.
Neumark'a, (Avrupa bizi neden sevmez?) diye sorar. Prof. Neumark şu cevabı verir:
Çok samimi olarak itiraf edeyim ki, Avrupalı, Türkleri sevmez ve sevmesi de mümkün değildir. Asırlardır kilisenin Türk ve İslam düşmanlığı Hıristiyanların hücrelerine sinmiştir.

Sebeplerine gelince:
1 - Müslüman olduğunuz için sevmez.
2 - Sizler farkında değilsiniz ama, onlar şu gerçeğin farkındadırlar: Tarihten Türk çıkarılırsa tarih kalmaz.
Osmanlı arşivi tam olarak ortaya çıkarsa, bugünkü tarihlerin yeniden yazılması gerekir.
3 - Avrupa'nın pazarı idiniz. Şimdi Avrupa'yı pazar yapmaya başladınız.
4 - En az 400 yıl Avrupa'da sırtımızda ve ensemizde at koşturdunuz.
5 - Selçuklular Anadolu'yu, Osmanlılar ise orta Avrupa ve Balkanları Haçlı ordusuna mezar ettiler.
6 - Sizi silah ile yenemeyenler, sizleri kendilerine benzeterek hakimiyet sağladılar.
7 - Selçuklu ve bilhassa Osmanlı, İslamiyet uğruna her şeyini feda etmeseydiler, İslamiyet bugün belki
sadece Hicaz'da varlığını devam ettirirdi, kaldı ki Vehhabiliği kuranlar da, İngiliz Dominyon Bakanlığı'nın
adamlarıdır. Batı her yerde İslamiyet'i, sapık inançlara kanalize etti. Ama Osmanlı, Asr-ı Saadeti devam
ettirdi.
8 - Kilise size kin kusmaktadır, sebepleri yukarıdadır.
9 - Ben Türkiye'ye geldiğimde 2 üniversiteniz vardı, şimdi 19 üniversite var. [O tarihteki sayı]
10 - Sizler, gerçek hüviyetinize döndüğünüz an Avrupa'nın refahı ve medeniyeti yıkılır.
11 - Yine sizler, Avrupa'nın tarihi düşmanısınız ve daima düşman olarak kalacaksınız.

***
[Ord. Prof. Fritz Neumark (1900-1991), Hitler'den kaçarak 1933'te Türkiye'ye gelir. İstanbul Üniversitesi
İktisat ve Hukuk fakültelerinde dersler vermiştir.

20 Temmuz 1936'da kurulan ve 1937 yılı yaz sömestresinde faaliyete geçen İktisat Fakültesi'nde (Umumi
İktisat ve Maliye Teorisi Kürsüsü) başkanlığı da yapmıştır. 

1952'de döndükten sonra Frankfurt
Üniversitesi'nde rektörlük yapmıştır.]
**********
KAYNAK:
Raşid Erer, Türklere Karşı Haçlı Seferleri, [Tarih/Anı/İnceleme Dizisi], Bilgi Yayınevi, Birinci Baskı: 1947,
İkinci Baskı: Mayıs 1993.

5 Eylül 2018 Çarşamba

Eğitim Yakup

ESTONYA FERİBOT SENDROMU

1980 yılında Almanya MayerWerft tersanesinde inşa edilen Estonya Feribotu battı 852 yolcu öldü.137 kişi bu kazadan kurtuldu.Kıyıya yakın bir mesafede su alması nedeniyle yatarak batan feribot,gemi mühendsleri tarafından aileleriyle görüşüp geçmişlerini incelediler.

Ölenlerin %98'inin çok iyi yüzme bildiklerini belirleyen uzmanlar son olarak kazadan kurtulanlarla görüştüler.Ortaya çıkan sonuç şuydu:
Feribot 28 Eylül gece 00.50'de sert dalgalar nedeniyle su almaya başladı.Feribota giren sular 50 cm yüksekliğe ulaştı ve feribot yan yatmaya başladı.

Su miktarının artmasıyla birlikte tahliye işlemi başladı. Ancak 987 yolcudan sadece 137'si su almaya başlar başlamaz feribotu terk etti. Geri kalan 852 yolcu ise, gemi kaptanının "Panik yapmayın; dünyanın en güçlü feribotundasınız" sözlerine kanarak su boşaltma işlemini izlediler.

Saatler ilerledikçe feribot daha da yattı ama 852 yolcu izlemeye devam etti saatler 01.50'de tamamen sulara gömüldü.Feribotun su aldığını ve yan yatmaya başladığını görmelerine rağmen son saniyeye kadar izleyenler psikoloji ders kitaplarında "Estonya Feribotu Sendromu" olarak yeralmıştır.

Halen o insanların davranış şekillerine psikoloji bilimi mantıklı bir açıklama getirememiştir. 

Alıntı

4 Eylül 2018 Salı

Eğitim Yakup

SÜT TOZU

Ankara'da bir ilkokul... 

1955-60'lar, öğrenciler, Amerikan yardımı olarak yurda gelen sulandırılmış süt tozlarını içmek için sıradalar...
O günlerden yaşanmış bir anı 
"1960'lı yıllarda ilkokula gidiyordum. 
Öğretmenimiz süt tozu paketleri dağıttı; Abd'den yardım olarak gelmiş! 
Bizim evde 100'e yakın keçi vardı, 30'dan fazla inek vardı. 
Süt ve yoğurdu satma imkânımız yoktu. 
Bize yetecek kadar her türlü süt ürünümüz vardı. 
Ama ben cicili paketler içindeki süt tozu paketlerini sevine sevine eve getirdim. 
Eve girmeden önce avluda dedemle karşılaştım; 'elindeki nedir?' diye sordu. Açıkladım... 'Bizim sütümüz var, götür onu geri ver, sütü olmayan çocuklara versinler.' dedi. aslında köyümüzde sütü olmayan ev yoktu. ben biraz duraklayıp götürmek istemedim. 'Oğlum, bunlar bizim iyiliğimiz için bunu vermiyorlar, bizi zehirlemek için gönderiyorlar!' dedi. 
Ben okulda aldığım derslerden kendime güvenerek dedeme karşı geldim. 
Söylediklerini okula gitmemiş dedemin cehaletine yordum. 
Ona itirazlar ettim. 
Beni ikna edemeyince inandırmak için bir deneye başvurdu. Güçlü bir köpeğimiz vardı. 'Git, süt tozunu süte çevir getir.' dedi. Gittim, süt tozundan süt yapıp getirdim. Köpeğimiz kulübesinde idi. 
Götürdük ve önüne koyduk. 
Ağzını koydu, yaladı, çekti, bırakıverdi; 'Siz beni zehirlemek mi istiyorsunuz?!.' anlamında hırsla bize baktı. 
Saldıracak gibiydi. 
Kabı aldık. 
Dedem onu suda yıkadı. 
Sonra bana 'git, evden bizim sütten getir.' dedi. 
Evden yarım kilo kadar sütü götürüp yıkanmış kaba koydum. Yine köpeğin önüne sürdük. 
Ağzını koydu. 
Bir defa nefes aldı. 
İki içimde sütü bitirdi. dedem hiç okula gitmemişti ama öğretmenimden ve o sütleri okulumuza gönderen yetkililerden daha çok şey biliyordu..."

Ve bu dağıtılan süt tozlarından sonra Turkiyede ilk "Çocuk felci vakaları görüldü ve felç salgını başladı." Sonra ne mi oldu?
Amerika bize milyon dolarlar karşılığında çocuk felci aşıları sattı..
Ne kadar manidar..
Bizi bomba ve silahlarla öldürenlerin,aşı ve yiyeceklerini masum gördüğümüz sürece daha çok aldanacağız.
Önce bizi hasta edip,peşine ilaç ve aşısını satıyorlar!

3 Haziran 2017 Cumartesi

Elementx Web Blog

POZİTİF PSİKOLOJİ "osmanlı'da strese karşı"


Hayatta strese karşı ilaç olarak Osmanlı'nın düstûr edindiği 5 esas şunlardır:

1- Er-rızku al'allah!
Rızkı veren Allah'tır. Başkasının önünde eğilme!

2- Tevekkeltü al'allah! 
Allah'a dayan!

3- Ya Nasip! 
Canını sıkma eğer nasipse olur!

4- Ya Sabır! 
Sabretmeyi bil, vaktinden önce bahar gelmez!

5- Bu Da Geçer Ya Hû! 
Unutma! Zenginlik de fakirlik de, hastalık da sağlık da, mutluluk da, başarı da başarısızlık da.
Hepsi geçicidir. Hatta hayat bile...

Bakî olan Allah'tır.

18 Mayıs 2017 Perşembe

Elementx Web Blog

Esas Fakir kim?

Bir gün çok zengin bir adam oğlunu yanına alarak, insanların ne kadar fakir olabileceğini göstermek için bir köye götürdü.

Çok fakir bir ailenin evinde bir gün-bir gece geçirdiler. Şehre dönerken baba oğluna sordu:

"Yolculuğumuzu nasıl buldun?"

"Çok güzeldi babacığım" diye cevap verdi oğul.

"İnsanların ne kadar fakir olabileceğini gördün değil mi?"

"Evet."

"Peki ne öğrendin ?"

"Şunu gördüm" dedi oğul:"Bizim evde bir köpeğimiz, onların dört köpeği var. Bizim evde bahçenin yarısına gelen bir havuzumuz var, onların kilometrelerce uzunluğunda dereleri var. Bizim bahçede ithal lambalarımız, onların yıldızları var. Bizim terasımız ön bahçeye kadar, onların ki ise ufka kadar uzanıyor."

Ufaklık konuşurken, babası şaşkınlıktan tek kelime bile edemedi. Ve çocuk ekledi:

"Ne kadar fakir olduğumuzu gösterdiğiniz için, teşekkür ederim babacığım!"

12 Nisan 2017 Çarşamba

Elementx Web Blog

Anlayabilmek

Satılık Köpek Yavruları" ilanının hemen altında küçük bir çocuğun başı gözüktü ve çocuk dükkan sahibine sordu :
– "Köpek yavrularını kaça satıyorsunuz?"
Dükkan sahibi :
– "30 dolarla 50 dolar arasında değişiyor fiyatları" dedi.
– "Benim 2 dolar 37 sentim var" dedi çocuk.
– "Bir bakabilir miyim yavrulara"
Dükkan sahibi gülümsedikten sonra bir ıslık çaldı ve köpek kulübesinden beş tane yumak halinde yavru çıktı. Yavrulardan biri arkadan geliyordu. Küçük çocuk yürümekte zorluk çeken sakat yavruyu işaret edip sordu:
– "Bunun nesi var?"
Dükkan sahibi onun kalça çıkığı olduğunu ve hep sakat kalacağını açıkladı.
Küçük çocuk heyecanlanmıştı.
– "Ben bu yavruyu satın almak istiyorum."
Dükkan sahibi:
– "Hayır o yavruyu satın alman gerekmiyor. Eğer gerçekten istiyorsan o yavruyu sana bedava veririm"
Küçük çocuk birden sinirlendi. Dükkan sahibinin gözlerinin içine dik dik bakarak:
– "Onu bana vermenizi istemiyorum. O da diğer yavrular kadar değerli ve ben fiyatını tam olarak ödeyeceğim. Aslında şimdi size 2 dolar 37 cent vereceğim ve geri kalanını ayda 50 cent ödeyerek tamamlayacağım."
Dükkan sahibi çocuğu ikna etmeye çalıştı:
– "Bu köpeği gerçekten satın almak istediğini sanmıyorum. Bu yavru hiçbir zaman diğer yavrular gibi koşup, zıplayamayacak ve seninle oynayamayacak."
Bunun üzerine küçük çocuk eğildi, pantolonunu sıvadı ve büyük bir metal parçasıyla desteklediği sakat bacağını dükkan sahibine gösterip, tatlı bir sesle:
– "Ben de çok iyi koşamıyorum ve bu yavrunun kendisini çok iyi anlayacak bir sahibe gereksinimi var" dedi.

13 Mart 2017 Pazartesi

Elementx Web Blog

Bir dünya umut dolu on çilek

Diyarbakır' ın bir dağ köyünde ilköğretimde görev yapan öğretmen Matematik dersinde ;
– Bir kasada şu kadar çilek varsa, 10 kasada kaç çilek vardır? Diye öğrencilerine bir soru soruyor.
Öğrenciler:
– Öğretmenim çilek ne? Diyorlar.
Öğretmen:
– İşte çocuklar çilek.
– Biz hiç çilek yemedik. diyorlar.
Bunun üzerine öğretmen pes etmiyor, oturup Bursa'daki tarım firmalarına toprak numunesi yolluyor ve diyor ki;
– Bu toprakta çilek yetişir mi ? diyor.
Bursa'daki firmalardan cevap geliyor.
– Evet Diyarbakır şartlarında çilek yetişir.
Hatta mektubun yanında çilek fideleri ve yetiştirme şeklini anlatan bir tarif yolluyorlar. Öğretmen öğrencilere okuyor nasıl yetiştirileceğini, çıkarıyor bahçeye ve diyor ki:
– Bu sene size matematikten sınav yok.
Öğrenciler:
– E nasıl not alacağız öğretmenim?
Hepsine bahçeyi kazdırıp, çilekleri diktirip, can sularını verdikten sonra her birine dörder çilek fidesi verip:
– Şimdi gideceksiniz evinize anne babanıza ben size nasıl öğrettiysem sizde onlara öyle öğreteceksiniz.
Çocuklar gidiyorlar evlerine hepsi anlatıyorlar ve çilekleri dikiyorlar ve öğretmen diyor ki:
-Çilek mevsimi gelince getireceksiniz tabakta on tane çileğe bir not alacaksınız.
Çocuklar tabaklarla getiriyorlar #geleceginmimarlariogretmenler çilekleri sayıyor öğretmen çilekleri eksik olanlara da tam not veriyor ve sonra diyor ki:
– Çocuklar nasılmış tadı?
Öğrenciler:
-Valla ucunda not vardı diye yiyemedik.
– Hadi bakalım yiyin. Diyor öğretmen.
Çocuklar ağızlarını burunlarına bulaştıra bulaştıra yiyorlar çilekleri. Aradan iki yıl geçtikten sonra çilek girmemiş o köyün halkı şu anda Diyarbakır'ın pazarında çilek satıyorlar.
Şimdi düşünüyorum da, öğretmen olmak bu işte gerçekten… Tahtada müfredat anlatmak değil… Bulunduğun yere bulunduğun ülkeye, okula bir şeyler katmak…

(Alıntı)

25 Şubat 2017 Cumartesi

Elementx Web Blog

Adalet Kokulu Sıcak Ekmek

Alman Kralı II. Frederick 1750 yılında Potsdam'dan geçiyor. Orayı çok beğeniyor ve "Bana şuraya bir saray yapın" diyor. Ertesi gün adamları gidip bakıyorlar, Kral'ın beğendiği yerde bir değirmen.

​Adamlar kapıyı çalıyor, yaşlı değirmenci açıyor.

– Buyrun?
– Bizi Kral gönderdi. Burayı görüp çok beğendi, satın alacak. Kaç para?
– Satmıyorum ki ne parası?
– Saçmalama Kral istedi.
– Bana ne! Ben satmadıktan sonra kimse alamaz ki!

​Adamları gelip Kral'a diyorlar ki;

– Efendim beğendiğiniz yerdeki değirmenci deli. "Satmıyorum" dedi.
– Çağırın bakalım bana şu adamı.

​Değirmenci gelip, Kral'ın karşısında duruyor. II. Frederick:

– Yanlış anladınız herhalde beyefendi, ben satın almak istiyorum orayı. Kaç para?
– Yoo yanlış anlamadım, adamların da dün bunu söyledi. Satmıyorum!
– Beyefendi inat etmeyin, paranızı fazlasıyla vereceğim.
– Sen koskoca Kralsın, paran çok. Git Almanya'nın her yerine saray yap. Burayı benden önce babam işletiyordu. Ona da babasından kalmış, ben de çocuğuma bırakacağım. Satmıyorum!

​II. Frederick ayağa kalkıyor;

– Unutma ki ben Kralım!

​Değirmenci bakıyor ve diyor ki;

– Asıl sen unutma ki Berlin'de hakimler var! Hiçbir güç, hiçbir siyaset, hiçbir iktidar kral bile olsa adaletten üstün değildir. Hiç kimse adaletin üstüne çıkamaz. Orada oturamaz.Potsdam'da Sansosi Sarayı. Saray ve değirmen yan yana. Kral ve değirmenci adaletle komşu oluyor.

​Sabahları II. Frederick arka bahçeye çıktığında değirmenci sesleniyor;
– Hey Frederick, ekmek yaptım göndereyim mi?

​II. Frederick diyor ki;
-"ADALET HER SABAH bana, SICAK BİR EKMEK kokusuyla gelirdi."

6 Şubat 2017 Pazartesi

Elementx Web Blog

İyilik yapmak zor bir şey değil.


​Modern yaşamın yoğunluğunda ihmal ettiğimiz kavram: iyilik. Oysa iyilik yapmak hepimiz için zor bir şey değil.


Birçoğumuz en son kime iyilik yaptığımızı hatırlamaz olduk. Belki de bu erdemli davranışın çarkları böylesine hızlı dönen bir dünyada çok fazla alıcısı yok. Ama daha da ilginci, bu eylemin giderek bir kötülük aracına dönüşmeye başladığıdır. Yanlış okumadınız.

Kötülük için iyilik yapmak. Mümkün bu. İyilik yaparken iki üç hamle sonra bu iyiliği bir hançer gibi kullanmayı hesaplayanlar olmadığını sanmayın sakın. Peki, nasıl olur da bu kadar soylu bir davranış kalbimizdeki balans ayarının bozukluğu sonucu bir ihanet eylemine dönüşür?

Önce eskilere gidelim… Bir akşam vakti Hz. İbrahim'in yaşadığı köyden geçen yaşlı bir yolcu, misafir olup geceyi geçirebileceği bir ev aradı. Hz. İbrahim'in kapısını çaldı ve kendisini misafir edip edemeyeceğini sordu. Yolcu seksen yaşındaydı ve o yaşına kadar hiç iman belirtisi göstermeden yaşamıştı. Hz. İbrahim ise kapısını çalan bu insanı Hak yoluna davet etmesinin peygamberliğinin gereği olduğunu düşünmekteydi.
"Bir şartım var!" dedi adama. "Senin Allah'a iman etmeni istiyorum. Kabul edersen misafirim olursun." Adam kızdı. Kabul etmedi ve akşamın son ışıkları altında köyün ufkuna doğru ilerledi. Tam o sırada Hz. İbrahim'e ilahi uyarı geldi.
"Ey İbrahim, biz o insana ömür verdik, mal verdik, evlatlar verdik, rızk verdik. Bunun karşılığında ona şart koşmadık. Ama sen kulum, ona bir gecelik misafirlik için iman etmeyi şart koştun."

Bu uyarıyla aklı başına gelen Hz. İbrahim hemen koşup adamı durdurdu ve evine çağırdı. Adam:
"Koştuğun şarttan neden vazgeçtin?" diye sordu.
Hz. İbrahim: 

"Allah bana hiçbir karşılık istemeden ve senin iyiliğin için olsa bile şart koşmadan iyilik yapmamı emretti." karşılığını verdi.
Bunun üzerine
"Seksen yıl bihaber yaşadığım, Allah'a şimdi iman ediyorum." dedi adam. 

Şimdi bana, "iyi de bu eski bir mesele, zaman değişti, günümüze gelelim" diye çıkışabilirsiniz. Peki! Olay geçen Ramazan'da İstanbul Bağcılar'da yaşandı. Bir grup insan bir araya gelip fakirlere maddi yardım götürmeye koyuldu. Bir gün karşılarına çok muhtaç yaşlı biri çıktı. Ona düzenli olarak 200 TL ödemeye başladılar. Aradan bir müddet geçmişti ki, yine böyle bir başka fakire rastlayıp ihtiyaçlarını sordular, yardım önerdiler. Adam reddetti:
"Bana her ay birisi 100 TL ödüyor zaten."
Bunun üzerine yardımsever dostlarımız
"Bizi bu zatla tanıştır da çabalarımızı birleştirelim." deyince, adam onları götürdü.
Karşılarına çıkan kişi, o her ay 200 TL ödedikleri yaşlı ve çok fakir adamdı. Dostlarımız şaşırdılar ve oracığa çöküp ağladılar. 

Evet, iyilik yürek işidir! Ve birçoğumuzun becerebileceği bir iş olduğuna inanıyorum. O yürek hepimizde yeterince var. Sadece kulak verelim ona! 

(Alıntıdır.)
Elementx Web Blog

EVLİLİK PROGRAMLARI


​Evlilik iki kişinin aile kurmak üzere dinimizin emrettiği ve kanunların uygun gördüğü şekilde, ruhen ve bedenen ömür boyu sürecek şekilde bir araya gelmesidir. Evliliğin önemini anlatan ve halk arasında da sıkça söylenen ''evlilik kutsal bir müessesedir'' sözünü duymayanınız yoktur. Eskiden evlenerek baba evinden koca evine giden kızlara büyükler eşleriyle geçinmeleri ve mutlu bir hayat sürmeleri anlamına gelen ''gelinliğinle girdiğin kocanın evinden kefeninle çık'' tarzında nasihat da bulunurlardı. Ama günümüzde artık böyle gelinlerin sayısı yok denecek kadar azdır. Şimdiki zamaneler evliliği yuva kurarak mutlu olma aracı olarak değil de, eğlenme veya yeni maceralara yelken açma aracı olarak görüyor. İnanın çok yazık. Gelecek nesillerin dünyaya gelmesine vesile olan evliliğin bu denli hafife alınması ve ömürlük olarak değil de aylık veya birkaç yıllık olarak görülmesi toplumumuzun giderek büyük bir yanlışa doğru sürüklendiğinin açıkça göstergesidir.

Son yıllarda bazı ulusal televizyonların yeni gözde programlarından biride İzdivaç olarak tanımlanan sözde evlendirme programları. Her ne kadar adı evlendirme programı olsa da işin aslına bakacak olursak hiç de öyle değil gibi görünüyor. Bana göre bu tarz programlar televizyonların yönetim kadrosunda yer alan kişilerin koltuklarını sağlama almak adına kurguladığı senaryodan başka bir şey değildir. Reyting denilen çok izlenme sevdasına kendini kaptıran yöneticiler programa katılan sözde damat ve gelin adaylarını kullanarak topyekûn toplum ahlakını bozmanın çabası içerisine girmişlerdir. Tanım yerindeyse televizyon kanallarında yayınlanan evlendirme programlarında rezillik adeta paçadan akmaktadır. Dedi kodu, güvensizlik, hakarete varan söylemler, iftira, seviyesiz yaklaşımlar ne ararsanız hepsini evlilik programlarının içinde bulmanız mümkündür. Bu gidişat hiç de iyi bir gidişat değil ya, Allah sonumuzu hayır eyleye.

Türk örf ve adetlerimize göre yuva kuracağımız kişiyi arayıp bulmak varken, bazı insanlar bu tarz seviyenin yerlerde sürüklendiği programlara neden katılır hiç anlamıyorum. Aslında amaç evlenmek değil, sadece gönül eğlendirmek. Fakat gönlümüzü eğlendirirken yazımın giriş kısmında da belirttiğim gibi toplumumuzda kutsal bir müessese olarak tanımlanan evliliği alet etmek hiç de hoş karşılanacak bir durum değildir. Günümüz gençleri tarafından büyük rağbet görerek izlenen evlendirme programları onların ilerde kuracakları yuvaların şimdiden çatırdamasına neden olmaktadır. Göz göre göre evlatlarımızı kendi ellerimizle ateşe attığımızın farkına varmamız ve bu denli önemli bir meseleyi artık çözüme kavuşturmamız gerektiğini düşünüyorum. Toplum olarak bu sorun evladı olan herkesin ortak sorunudur. Bu önemli sorunu ortadan kaldırmadığımız takdirde gelecekte eyvah diyeceğimizden hiç kimsenin şüphesi olmamalıdır.

Televizyon kanallarının kontrolünü sağlanan kısa adı RTÜK olan Radyo Televizyon Üst Kurulu kanayan yara haline gelen bu tarz programlara artık dur demelidir. Evlendirme programlarının geldiği konuma bakacak olursak, iş çığırından çıkmış bir vaziyettedir. Bu programlara katılan bazı insanların basın yayın organlarına yansıyan yanlış hal ve hareketlerini hepimiz görmekteyiz. Kimin eli kimin cebinde belli değil. Birileri evlenmek için paravanın arkasına geçiyor. Paravan açılınca birbirlerini gördükten sonra şayet o anda beğenirlerse tanışalım diyorlar. Ondan sonra birde bakıyorsunuz ahlaksız yatak görüntüleriyle milyonlarca insanın karşısına çıkıyorlar. Evlendirme programına katılarak taliplerini bekleyen insanlar program yöneticilerinin isteklerini harfiyen yerine getirerek onların oyuncağı oluyorlar. Hal böyle olunca da reyting uğruna insanları düşürdükleri durum tam bir içler acısı. Yani anlayacağınız evlenmek bahane, reyting uğruna yaşanan rezillik şahane.

Kenan Akbaş