Eğitim Günlüğü - Yakup Çetin







TEMBELİN DİLEĞİ

Birisi, Davut Peygamber zamanında her akıllı ve ahmak adamın yanında, daima şöyle dua edip dururdu. “ Yarabbi, bana zahmetsiz, eziyetsiz bir rızık bir servet ver. Beni tembel, hor, hakir, ağır ve miskin yaratan sensin. Zayıf ve sırtı yaralı eşeklere, atlarla katırlara yüklenen yük yüklenemez ki. 

Yarabbi, madem ki beni tembel yarattın, rızkımı da tembelliğime bakarak ben çalışmadan ver. Yarabbi, ben tembelim varlık gölgesine yıkılmış, yatmışım. Bu ihsan ve cömertlik gölgesinde uyuyorum. Tembellerle gölgelikte uyuyanlara da elbette başka çeşitte bir rızık vermişsindir. 

Ayağı olan rızık arar, ayağı olmayansa yanıp yakılır, durur. O hüzün sahibinin rızkını da ayağına götür, bulutu yeryüzüne doğru sür! Yeryüzünün ayağı olmadığından cömertliğin bulutu ona doğru iki kat sürüp durmakta. Çocuğun ayağı olmadığı için anası gelir, çocuğun başına nimet ve ihsanlarını yağdırır. 


Yarabbi, senden zahmetsiz, eziyetsiz ve ummadığım bir rızık istiyorum. Zaten istemek den başka bir şeye çalıştığım nerede ki?” bir çok zaman gündüzleri geceye, geceleri ta kuşluk çağına kadar bu duayı eder dururdu. Halk onun sözlerine, tam tamahına, bu çalışıp çabalamasına gülerdi. 

Derlerdi ki “ Bu sersem ne söylüyor, yoksa birisi buna esrar mı yutturdu da aklını aldı. Rızık, kazançla,zahmet ve meşakkatle elde edilir. Herkes bir sanat, bir iş tutturmuş, rızkını öyle elde eder. Rızıkları, sebeplerine yapışarak elde edin. Evlere kapılarından girin denmiştir. 

Şimdiki zamanda Tanrı elçisi, padişah ve sultan, hünerlere sahip olan Davut peygamberdir. Yine de bu kadar yüceliğe, bu kadar nazü naime sahip olduğu, dostun inayetleri onu seçmiş olduğu halde çalışıyor. Mucizelerin haddi, hesabı yok, ona ihsan dalgaları birbiri üstüne gelip duruyor. 

Adem Peygamberden bu zamana kadar öyle güzel sesli kimse gelmedi. Her vaazında iki yüz kişi ölmekte. Güzel sesi insanları candan etmekte. Aslanlar, ceylanlar vaazın gelmekte. Ne onun bundan haberi var, ne bunun ondan. Sesine dağlar da ses veriyor, kuşlarda. Onun davetine ikisi de mahrem. 

Onun, bunun gibi ve daha buna benzer yüzlerce mucizeleri var. yüzünün nuru cihetlere sığmıyor. Bütün cihetleri de kaplamış. Bunca yücelikle beraber Tanrı, onun bile rızkını çalışmadan vermiyor. Rızıklan ması çalışmasına bağlı. Bunca yüceliğine rağmen zırh yapmadıkça zahmet çekmedikçe rızkı gelmiyor. 

Halbuki sen böyle bayağı ve perişan bir halde kalmış, evinin bucağına kapanmış, felekzede olmuş gitmişsin. Halbuki bu adam bunca tersliği ile, bunca adiliği ile beraber hemencecik, ticaretsiz eteğini karla doldurmayı istemekte. Bu çeşit ahmak bir herif ortaya çıkmışta gök yüzüne merdivensiz çıkayım diyor.” 

Birisi alaya alıp “ Haydi yürü, rızkın ulaştı, müjdeci geldi” demekte, öbürü gülüp “sana gelenden bize de hediye ver” diye alay etmekteydi. O ise halkın bu kınamasına, bu alayına hiç aldırış etmez duayı niyazı azaltmazdı bile. Böyle, böyle şehirde tanındı, boş ambardan peynir aramakta diye şöhret buldu. O yoksul ham tamahlılıkla darbımesel oldu ama yinede bu istek den bu niyazdan ayrılmıyordu. 

Nihayet bir gün kuşluk çağında yine ağlayıp inleyerek bu çeşit dua edip dururken, birdenbire evine doğru bir öküz koştu. Boynuzu ile kapıya vurup kilidi kırdı. Küstahçasına evine girdi. Adam hemen sıçrayıp öküzü boynuzlarından bağladı. Durmadan, aman vermeden hemencecik boğazını kesti. Derisini, yüzdürmek için gövdesini alıp koşa, koşa kasaba götürdü. 

O yoksul adam, gece gündüz feryat etmekte, Tanrıdan eziyetsiz, zahmetsiz, çalışmadan kazanmadan helal rızık istemekteydi. Bundan önce onun bazı hallerini söylemiştik, fakat araya başka şeyler girdi. Bu hikaye de öylece kaldı gitti. Şimdi onun hali neye vardı. 

Tanrının lütuf ve ihsan bulutundan hikmet yağmuru yağınca o yoksul ne oldu? Öküzün sahibi onu görüp “ Ey karanlıkta benim öküzümü aşıran, borçlusun bana sen. Neden benim öküzümü kestin be ahmak hilebaz, nerede insafın?” dedi. Adam “ Ben Tanrıdan rızık istiyor, kıbleyi niyazımla bezeyip duruyorum. Zamanlarca edip durduğum dua kabul edildi. O, benim rızkımdı, tutup kestim, işte sana cevap dediyse de öküz sahibi yakasına sarıldı, sabredemedi, yüzüne de birkaç sille vurdu. 

Çeke, çeke Davud Peygamberin yanına kadar götürdü. “ Gel bakalım zalim ahmak. Saçma sapan lafları bırak azgın herif. Aklın başına al, kendine gel! Bu ne çeşit dua? Alemi bana da güldürme, kendini de maskara etme!” diyordu. Adam “ Ben Tanrıya dua ettim, feryadü figan ederek nice kanlar yuttum. 

İyice biliyorum ki duam kabul edildi. Sen gayri ey kötü sözlü var, başını taşlara vur.” Dediyse de adam “ Müslümanlar, Allah için olsun söyleyin. Dua nasıl olur da benim malımı ona mal eder? Eğer dua ile mal ele geçseydi bütün alem dua eder. Mal mülk sahibi olurdu. 

Dua ile ele bir şey geçseydi kör dilenciler de yücelirler, bey kesilirlerdi. Onlar da gece gündüz dua ediyorlar, yarabbi bize para ver, mal mülk ver diyorlar. Sen vermezsen kimsecikler bir şey vermez. Ey kapalı kapıları açan Tanrı, bize ihsan kapısını da sen aç derler. Fakat körlerin çalışıp çabalaması yalnız dua ve feryat. 

Bir dilim ekmekten başka ellerine bir şey geçmez” dedi. Halk, “ Bu Müslüman doğru söylüyor. Bu dua satan, zalim bir adam. Hiç dua, bir şeye sahip olmaya sebep midir? Ya paranla alarak bir mala sahip olursun, ya birisi sana bir şey bağışlar, yahut vasiyet eder, yahut da gönlünden kopar, sana verir. Bu çeşit bir şey olmadıkça bir şeye sahip olamazsın ki. 

Bu yeni şeriat hangi kitapta. Sen ya o öküzü ver, ya hapse git” demekteydi. Adam, yüzünü göğe tutarak dedi ki: “ Yarabbi benim halimi senden başka kimsecikler bilmez, gönlüme o duayı sen ilham ettin, gönlümde yüzlerce ümit belirttin. Laf olsun diye dua etmedim ya. Yusuf gibi rüyalar görmüştüm” 

Yusuf, güneşle yıldızların, huzurunda kullar gibi secde ettiklerini gördü. O rüyaya adamakıllı inandı, kuyuda ondan başka bir şey ummuyordu, zindanda da. Ona dayanmakta, onu beklemekteydi. Ondan başka ne kulluktan derdi vardı, ne az çok kınanmaktan! 

Rüyası, mum gibi gözünün önünde yanmakta, onu aydınlatıp durmaktaydı; rüyasına güveniyordu. Yusuf’u kuyuya attıkları zaman Tanrıdan kulağına şu ses gelmişti. Ey yiğit, sen bir gün padişah olacaksın. O vakit seni kıyanların sözlerini, yüzlerine vurursun. 

Bunu seslenen görünmüyordu ama gönül, söyleyenin eserini tanıyordu. O sesten cana bir kuvvet, bir rahat, bir huzur geliyordu. İbrahim’e ateş nasıl bir gül bahçesi olmuşsa o ses yüzünden kuyu da Yusuf’a gül bahçesi kesilmişti. Gayri ne cefa geldiyse o kuvvetle tahammül etti. Neşeyle çekti. 

Nitekim elest sesinin zevki de her müminin gönlünde ta mahşere kadar sürer gider. Bu yüzden müminler, ne belaya itiraz ederler. Ne Hakk’ın emir ve nehyinden sıkılırlar. Başkalarının ağzına acılık veren bir lokmaya benzeyen Tanrı hükmü, onlara gülbeşeker gelir. Tatlı, tatlı yerler, hazmederler. 

Tanrı hükmünü kabul etmeyip inkar eden, o lokmayı yese bile kusan kişiyle yaramaz. Elest gününde bir rüya gören, Tanrıya ibadet yolunda sarhoş olur. Sarhoş deve gibi bu ibadet çuvalını hiç usanmadan, sıkılmadan çeker durur. Ağzının etrafındaki tasdik köpüğü, onun sarhoşluğuna, coşkunluğuna şahittir. 

Deve kuvvetlenip erkek aslan kesildi mi ağır yükler çeker de yine o yüklerin altında az yer, az içer. Dişi deve arzusuyla yüzlerce zahmet ve açlık çeker. Hatta dağ bile ona bir kıl gelir! Elest aleminde böyle bir rüya görmeyen bu dünyada ne kul olur, ne mürit! Olsa bile gönlünde yüzlerce tereddüt vardır. 

Bir an şükrederse bir yıl şikayet eder. Din yolunda yüzlerce tereddütle ve inanmayarak öne doğru bir adım atarsa öbür adımı arda doğru gider. Bunu da ileride anlatırım, borcum olsun. Eğer öğrenmekte acele ediyorsan “ Elemneşrah” suresini oku! Bu manayı etraflıca anlatmaya kalkışsam ne haddi vardır, ne kenarı. 

Yürü öküzünü dava edene doğru eşek sür! Adam dedi ki: “ Yarabbi, bu suç yüzünden şu azgın adam, bana kör dedi. Bu ne iblisçe bir kıyas yarabbi? Ben ne vakit körcesine dua ettim. Tanrıdan başka kime ihtiyacımı söyledim? Kör, bilgisizlikle halktan bir şeyler umar. Ben senden umuyorum. Her güç şey sana kolaydır. 

Asıl kör kendisi ki beni kör saydı, canla başla niyaz ettiğimi görmedi bile! Benim bu körlüğüm, aşk körlüğüdür. Güzelim sevdiği şey insanı kör ve sağır yapar derler ya. Bu körlük, o körlüktür. Tanrıdan başkasını görmüyorum, fakat onu görmüyorum. Aşkımın muktezası da bu değil midir? söyle. 

Yarabbi, sen görmektesin, beni sen de kör sanma, senin lütfünün etrafında dönüp dolaşmaktayım, ey lütfunun etrafında dönüp dolaştığın, ey kendisinden ayrılmadığım Tanrı! Yusuf-ı Sıddıyk’a rüya gösterdin da ona güvendi. Onun gibi lütfun bana da bir rüya gösterdi. O sonsuz dualarım oyuncak değildi ya! 

Fakat halk, benim sırlarımı bilmiyor da sözlerimi saçma sanıyor. Hakları da var. gayb sırrının, sırlarını adamakıllı bilen ve ayıpları tamamıyla örten Tanrıdan başka kim bilebilir ki?” düşmanı dedi ki. “ Amca, neye yüzünü göğe çeviriyorsun? Bana çevir de doğru söyle! Delirdin mi ki böyle hatalara düşüyor, aşktan Tanrıya yakınlıktan dem vuruyorsun? 

Sen gönlü ölmüş bilirsin. Hangi yüzle yüzünün göklere tutuyorsun?” bu hasise yüzünden şehre bir velveledir düştü. O Müslüman’sa “ Yarabbi, bu kulunu rezil etme. Kötülük yaptıysam bile sırrımı halka açma. Biliyorum, uzun gecelerde yüzlerce tazarrula sana niyaz edip durdum. Halka karşı bunun hiçbir kadri, hiçbir kıymeti yok, onlar bilmez bunu fakat senin yanında aydın bir mum gibi sana aşikar” diye niyaz etmekte, yüzünü yerlere vurmaktaydı. 

Davut Peygamber, evinden dışarı çıkınca “ Bu ne, ne var, ne oldu” dedi. Davacı dedi ki: “ Ey Tanrının peygamberi, imdat et. Öküzüm, bu adamın evine girmiş. O da onu kesmiş. Neden benim öküzümü kesmiş sor da söylesin.” Davut, “ Ey kerem sahibi, neden sana haram olan o öküzü kestin? 

Yalnız saçma sapan söyleme, delil göster de bu dava görülsün, bitsin” dedi. Adam dedi ki: “ Ey Davut, yedi yıldır gece gündüz dua etmekte, Tanrıdan. Yarabbi, helal ve zahmetsiz bir rızık istiyorum, diye niyazda bulunmaktayım. Erkek kadın, herkes feryadımı bilir, hatta çocuklar bile bunu söyler, anlatırlar. 

Kime istersen sor, derhal söyleyiversin. Haltan hem gizli sor, hem de aşikare. Bak bu eski hırkalı yoksul neler söylüyor, nasıl dua ediyordu, anla. Bu dualardan, bu feryatlardan sonra bir de baktım ki evime bir öküz girivermiş. Gözüm karadı. Ama lokma için değil, duam kabul edildi diye sevindim hani. O ayıpları bilen tanrı duam kabul etti, bun şükrane olsun diye öküzü kestim” 

Davut, “ Bu sözlerden el yıka, davana şer’i delil getir. Reva görür müsün delilsiz bir hüküm vereyim de bu şehirde batıl bir sünnet koyayım, kötü bir adet bırakayım, bunu sana kim bağışladı? Satın mı aldın, mirasa mı kondun? Ekine nasıl sahip olabilirsin, sen mi ektin? Ektinse senindir. 

Kazanmakta ekin ekmeye benzer. Ekmedikçe ona sahip olmaya hakkın yoktur. Ektinse ektiğini biçersin, o senindir. Yoksa zulmettiğin, haksız olduğun katiyetle anlaşılır. Yürü, eğri büğrü söylenme, bu Müslüman’ın malını ver. Paran yoksa borç al, ver beyhude konuşma!” dedi. 

Adam, “ Padişahım, sitem karlar ne söylüyorlarsa sen de tıpkı onu söylüyorsun bana” deyip secde ederek dedi ki. “ Ey benim yanıp yakıldığımı gören Tanrım, Davud’un gönlüne de o nuru ver. Gönlüme saldığın ziyayı onun gönlüne da Sal. Ey ihsan sahibi Rabbim.” Bu sözleri söyledikten sonra hayhayla ağlamaya başladı. Öyle bir ağlayış ağladı ki Davud’un gönlü yerinden oynadı. 

“ Ey öküzü dava eden, bugün bana mühlet ver, bu davanın görülmesinde ısrar etme. Halvete gidip namaz kılayım da bu ahvali, bir de sırları bilen Tanrıdan sorayım. Namazda Rabbime bağlanırım, namaz gözümün nurudur” sırrı zuhur eder, bu benim huyumdur. Can pencerem zevk ve şevkle açıktır. Tanrının lütfu oraya vasıtasız gelir. Tanrının lütfu, rahmeti nuru madenimden, hakikatimden gelir, penceremden evime girer. Penceresi olmayan ev cehennemdir. Ey kul dinin aslı pencere açmıştır. Her ormanı öyle pek baltalama. Pencere açmak için balta vur. 

Yoksa bilmez misin ki bu güneşin nuru hicaplardan hariç olan hakikat güneşinin aksinden ibaret. Bilirsin ki bu zahiri görüşün nurunu hayvan da görür. Şu halde benim Adem’ “ Keremna” demem nedir?ben nurlara dalmış, gark olmuş bir güneşim. Kendimi nurdan ayırt edemiyorum. 

O halvete gitmeme, namaz kılmam, halka öğretmek için bu alem doğrulsun diye ayağımı eğri atmaktayım. Ey yiğit, savaş hileden ibarettir.” İzin yoktu, yoksa Davut, bu sırları döküp saçar, sır denizinden toz koparırdı! Davut, bu çeşit söyleyip durmakta, halkın aklını, fikrini yakmaya kalkışmaktayken, arkasından birisi, “ Birliğinde hiç şüphem yok” diye Davud’un eteğini çekti. Davut, kendine geldi. sözünü kısa kesti, dudağını yumdu, halvet edeceği yere hareket etti. 

Davut, kapısını kapayıp acele halvet edeceği yere gitti, mihrabına, duanın kabul edildiği yere yöneldi. Tanrı, ona bu işin hakikatini bildirdi, ne gösterdiyse tamamıyla gösterdi. O da işi anladı, öç alınacak kimdir, kısasa layık adam hangisidir, bildi. Ertesi günü iki davacı ile Halk gelip Davud’un huzuruna dikildiler. Davacı yine aynı davayı tekrarladı, birçok ağır sözler söyledi. 

Davud “ Sus, bu davayı bırak, öküzü bu Müslüman’a helal et de yürü git. Yiğit madem ki Tanrı, senin sırrını açmadı, onun bu sır örtücülüğüne şükret de sükut et” dedi. Öküz sahibi “ Bu nasıl hüküm, bu ne biçim adalet? Benim için yeni bir şeriat mı kuracaksın. Adalet aleme yayıldı, yer, gök, adaletinle güzel kokulara bürünmüş. 

Kör köpekler bile bu sistem yapılmadı. Bu tecavüzden bu cefadan hararetlendi de taş da yarıldı, dağ da!” diyor, bu çeşit ağır sözler söylüyor, “ Ey ahali , gelin de görün zulmü!” diye bağırıyordu. 

Davud, ondan sonra dedi ki. “ A inatçı, bütün malını mülkünü hemencecik ona bağışla, yoksa bak sana söylüyorum, işin fena olur, yaptığın zulüm ve cefa meydana çıkar.” Adam, bu söz üzerine başına topraklar serpip elbisesini yırtarak “ Her an zulmünü artırıp durmaktasın” dedi. Yine bir müddet Davud’u kınamaya koyuldu, davud, tekrar onu huzuruna çağırıp, dedi ki. “ Ey bahtı körleşmiş herif, madem ki talihin yok gayri yavaş, yavaş karanlıklar basmaya başladı. Senin gibi bir eşeğe çerçöple saman bile yazık. Öyle olduğu halde sen yine baş köşeyi gözetip duruyorsun ha! 

Yürü çocukların da onun kulu, kölesidir, karın da! Artık fazla söylenme!” davacı iki eline taş almış, göğsünü dövmekte, bilgisizliğinden, bir aşağı, bir yukarı gidip gelmekteydi. Halk da Davud’u kınamaya başladı. Davacının gönlünde ne var, bilmiyorlardı ki. 

Bir insan, saman çöpü gibi havaya kapılmış, maskara olmuşsa zalimi mazlumdan nasıl fark edebilir? Zalimi mazlumdan ayırt eden, zulüm kar nefsinin boynunu vurmuş kişidir. Yoksa içten içe nefse zebun olan kişi, deliliğinden mazlumlara düşman kesilir. Köpek, daima yoksula, acize saldırır, fırsat bulursa ısırır da. 

Komşularından av kapmak aslanlara göre ayıptır, köpeklere değil. Zalime tapan, mazlumu öldüren kişilerin hepsi de pusudan çıkarak köpekçesine saldırdılar. Davud’a yüz tutup “ Ey peygamber, ey bize şefkatli zat, bu sana yakışmaz, çünkü apaçık bir zulüm bu. Bir suçsuzu, hiçbir kabahati yokken kahretsin” dediler. 

Davut dedi ki: “ Dostlar, gayri o gizli şeyin meydana çıkması zamanı geldi. hepiniz kalkın da şehirden dışarıya çıkalım, o gizli sırrı öğrenelim. Filan ovada büyük bir ağaç vardır, dalları gürdür, çoktur, birbirleriyle birleşmişlerdir. Kol budak salıvermiş, geniş bir yeri kaplanmıştır, kökü de yere yayılmıştır. 

İşte o ağacın kökünden bana kan kokusu geliyor. O güzel ağacın kökünde kan var. bu kötü talihli herif, onun altında efendisi öldürmüştür. Tanrının hilmi, bunu şimdiye kadar örttü. Fakat bu kaltaban, buna hiç şükretmedi. Efendisinin çoluğuna, çocuğuna ne nevruzlarda bir şey verdi, ne bayramlarda. 

O yoksulların, o muhtaç biçarelerin hallerini, hatırlarını bir lokmayla olsun arayıp sormadı, eski hakları aklına bile getirmedi. Bu melun herif şimdi de bir öküz için onun oğlunu yere vuruyor. Günahının perdesini kendi kaldırıyor, yoksa Tanrı, suçunu örtüyordu. Bu kötü zamanede kafir olsun, fasık olsun herkes, kendi perdesini kendi yırtar. Zulüm, can sırları arasında gizli kalır, fakat onu halkın önüne koyan zalimdir. Hele bakın, benim boynuzlarım var, şu alemde cehennem öküzünü bir görün diye kendisini kendisi gösterir!” 

Halk şehirden çıkıp o ağca doğru gidince Davut, “ Önce ellerini bağlayın şu zalimin de sonra suçunu meydana koyalım, adalet bayrağını ovaya dikelim” dedi. Sonra dedi ki: ey köpek, sen bu adamın atasını öldürdün. Sen o zatın kölesiydin, bu yüzden onun kanına girdin. Efendisini öldürüp malını, mülkünü zaptettin. Fakat Tanrı bunu meydana çıkardı. 

Karın yok mu, onun cariyesiydi. Onunla birleştin de bu kötü işi yaptın. Ondan erkek, dişi ne doğduysa hepsine mirasçı bu adamdır. Çünkü sen bir kölesin, çalışıp çabalarsın, eline geçen onundur. Şeriat mı aradın, alsana mükemmel bir şeriat, hadi şimdi yürü bakalım! 

Sen burada efendini zari, zari ağlatarak öldürdün, efendin sana burada, aman yapma, etme diyordu. Korkunç bir hayal gördün, korktun. Acelenden bıçağı da adamcağız başıyla beraber toprağa gömdün. İşte başı da şuracıkta gömülü, bıçak da. Haydi, kazın şurasını! 

Bu köpeğin adı da bıçakta yazılıdır. Bu zalim, efendisine işte böyle bir hilede, böyle bir zulümde bulundu.” Yeri kazdılar, bıçağı da bulup çıkardılar. Kesik başı da! Halka bir velveledir düştü. Hepsi de zünnarlarını kestiler. Ondan sonra öküzü kesene “ Gel buraya hak sahibi, bu yüzü karadan hakkını al” dedi. 

Aynı bıçakla o adamın da öldürülerek kısas edilmesini emretti. Ne hile yaparsa yapsın, Tanrı bilgisinden kurtulabilir mi hiç? Tanrının hilmi, müdarada bulunur. Bulunur ama adam, haddi aşınca iş değişir, meydana çıkar. Kan uyumaz, gönüllere onu araştırmak, müşkülünü halletmek merakı düşer. 

Kıyamet gününün sahibi olan Tanrının adaleti, şunun, bunun gönlünden zuhur eder durur. “ Filan ne oldu, hali nedir, kim öldürdü acaba?” diye topraktan ekin fışkırır gibi şunun, bunun gönlünden meraklar fışkırır. Gönüllerdeki bu meraklar, bu araştırmalar, bundan bahsetmeler, hep o kanın kaynamasıdır. 

O adamın gizli sırrı meydana çıkınca Davud’un mucizesi halka yayıldı; bu mucize bir dereceyken halk tarafından adeta iki derece meşhur oldu. Herkes baş açık gelip yerlere secde etmekte. “ Biz doğuştan körmüşüz, senden yüzlerce şaşılacak şey gördük. Taş, Talut’la beraber savaşa giderken sana söyledi, beni al dedi. 

Sen elinde bir sapan, üç tane de taş olduğu halde geldin, yüz binlerce adamı birbirine kattın., kırdın geçirdin. Taşların yüz binlerce parçaya ayrıldı, her parçası bir düşmanın kanını içti. Demir, elinde mum gibi yumuşadı, onunla zırh yaptın, bu da aleme yayıldı, herkes bildi. Dağlar sana şükredici risaleler oldu, seninle berber adam gibi Zebur okudular! 

Senin sözünle yüz binlerce kişinin can gözü açıldı, gayb alemine hazırlandı. Fakat onların hepsinden kuvvetli mucizen bu, sen; insana hayat bağışlamaktasın, bu bağışlaman daimi. Zaten bütün mucizelerin canı da bu ölüye ebedi hayat bağışlamak!” demekteydi. Zalim öldürüldü, bütün bir dünya dirildi. Halkın hepside yeni baştan Tanrıya kul oldu. 

Nefsini öldür de alemi dirilt. Nefis efendisini öldürmüştür; sen, onu kendine kul, köle yap! Kendine gel, öküzü dava eden senin nefsindir kendisini efendi yerine koymuştur, ululuk taslamaktadır. Öküzü öldüren de aklındır. Hadi, artık ten öküzünü öldüreni inkar etme! Akıl bir esirdir. Daima Hak’tan zahmetsizce bir rızık, tabak, tabak nimetler ister. 

Onun zahmetsizce rızıklanması neye bağlıdır? Kötülüğün aslı olan öküzün öldürülmesine. Nefis “ Benim öküzümü nasıl olurda öldürürsün?” der. Çünkü nefis öküz, ten suretidir. Velinimet zade olan akıl, ihtiyaçlar içinde kalmış, kanlı katil nefis, efendi olmuş, öne geçmiş! Zahmetsiz rızık nedir, bilir misin? Ruhların gıdası, peygamberlerin rızıkları. 

Fakat bunu elde etmek, öküzü öldürmeye bağlıdır. Hazine öküzün içindedir ey hazine arayan yerleri kazıp duran! Dün biraz bir şey yemiştim, onun için layıkıyla anlatamıyorum. Yoksa bunu tamamıyla anlatır, yuları anlayışının eline teslim ederdim. Ama dün bir şey yedim demem de masaldan ibaret çünkü ne gelirse o gizli evden geliyor. 

Güzel gözlülerden işve, cilve öğrenmişsek neden gözümüzü sebeplere dikip duruyoruz. Sebeplerin de başka sebepleri var. sebebe bakma da asıl ona bak! Peygamberler, sebepleri gidermek için geldiler. Mucizelerini ta Zuhal yıldızına ulaştırdılar. Sebep ve vesilesiz denizi böldüler, ekmeksizin buğday yığınını buldular. 

Çalışmaları yüzünden kum taneleri un olurdu Keçinin yünlerini çektiler mi ellerinde ibrişim olurdu. Bütün Kuran, sebebi gidermeye aittir. Zahiren yoksul olan Peygamberin yüceliğini, yine zahiren yüce olan Ebuleheb’in helakini anlatır durur. Ebabil kuşları iki üç taş attılar mı o koca Habeş ordusunu kırıp geçirirler. 

Ta yukarılarda uçan kuşun attığı bir taş, fili delik deşik eder. Öldürülmüş adama kesilmiş öküzün kuyruğuyla vur da hemen dirilsin, kefeniyle kalksın. Kesilmiş boğazı, yerinden davransın, kanını dökenlerden kanını istesin denir. Bunlar ve bunlara benzer daha nice şeyler var. kuran baştan sona sebepleri illetleri nefyeder vesselam. 

Fakat bunları anlamak, işi uzatıp duran aklın harcı değildir. Kulluk et de bunlar sana keşfolsun! Felsefeye sarılan kişinin aklı. Felsefeye sarılan kişinin aklı, akılla anlaşılabilen şeylere bağlanmış kalmıştır. Fakat temiz ve pak kişi, aklın aklının ( Akl-ı Küll’ün) tek binicisi oldu. Aklının aklı içtir, senin aklınsa kabuk. 

Hayvan midesi daima kabuk arar. İç arayan, kabuğu sevmez, ondan usanır, bıkar, iç temiz kişilere helâldir, temiz kişilere. Kabuktan ibaret olan akıl, bir işi yüzlerce delille ancak anlayabilir. Fakat Akl-ı Kül, doğru olduğunu bilmediği yola adımını atar mı hiç? Akıl, defterleri baştanbaşa karalar durur. Aklın aklıysa bütün alemi ayla doldurur, nurlandırır. 

O karadan da kurtulmuştur, aktan da onun ayının nuru, gönüle de yayılmıştır, sana da. Cüz’i akıl bu karayla akı, yine kadirden,bir yıldız gibi parlayıp alemi aydınlatan Kadir gecesinden elde etmiştir. Keseyle dağarcığın değeri altındadır. İçinde altın olmayan keseyle dağarcığın ne kıymeti var? 

Nitekim tenin değeri de canla, fakat canın değeri de cananın ışığıyladır. Can, ışıksız diri olsaydı hiç kafirlere “ Ölü” denir miydi? Kendine gel, söyle, söyle ki söyleme kabiliyeti bizden sonraki zamanlarda aksın diye ırmak yolunu kazmakta. Her devirde söz söyleyen bulunur; bulunur ama geçmişlerin sözleri daha faydalıdır. 

Ey şükreden kişi, Tevrat, İncil ve Zebur, Kuranın doğruluğuna şahadet etmedi mi? Zahmetsiz ve sayıya gelmez bir rızık ara da Cebrail sana cennetten elma getirsin. Hatta bahçıvanın laflarıyla başın ağrımadan ekmek zahmetine düşmeden cennetin sahibinden rızıklanasın. Çünkü ekmekteki fayda ve lezzet, Tanrı ihsanıdır. Dilerse sana o faydalı kabuğu, yani ekmeği vasıta ekmeksizin de verir. Ekmeğin sureti, ekmekteki faydaya, zevk ve lezzete bir sofradır. Fakat sofrasız ekmek yemek, velinin harcıdır. 

Can rızkını senin Davud’un olan şeyhin himmeti olmadıkça nasıl olur da çalışıp çabalamayla elde edebilirsin? Nefis şeyhle adım attığını, ona uyduğunu görürse zorla sana ram olur. Öküz sahibi de Davud’un sözünü anlayınca ram oldu. Şeyh sana dost oldu mu avda aklın, köpek nefse galip olur. 

Nefis, yüzlerce hile, Hud’a sahibi bir ejderhadır. Fakat şeyhin yüzü, o ejderhanın gözüne karşı tutulan bir zümrüttür. Öküz sahibini zebun etmek istersen onu eşekler gibi bizle, o tarafa sür be hoyrat adam! Nefis, Tanrı velisine, yaklaşırsa dili yüz arşın kısalır. Onun yüz dili vardır, her dilinde yüz lügat, hilesi riyası anlatılamaz ki! 

Öküz nefsi dava eden fasih sözler söyledi, yüz binlerce doğru olmayan delil getirdi. Bütün şehri kandırdı, yalnız padişahı kandıramadı, o her şeyi bilen padişahın yolunu vuramadı! Nefsin sağ elinde tespih ve Kuran vardır ama yerinde de hançer ve kılıç gizlidir. Onun mushafına, onun riyasına kanma, kendini onunla sırdaş, haldaş yapma! 

Seni aptes al diye havuzun kenarına getirir de havuza, suyun ta dibine atıverir! Akıl, nurani ve iyi ir hak ve hakikat arayıcısıyken neden zulmani nefis ona galip oluyor. Neden mi? Nefis, kendi evinde, kendi yurdunda akılsa garip! Köpek bile kapısında korkunç bir aslan kesilir. Hele sabret, aslanlar ormana gitsinler. Bu kör köpekler, o vakit onlara inanırlar. 

Şehirli. Nefsin hilesini tenin düzenini ne bilsin? O ancak kalbe gelen vahiyle kahredilebilir. Kim onun cinsiyse ona dost olur. Ancak şeyhin olan Davut müstesna! Çünkü o varlığını tebdil etmiştir. Tanrı, kimi gönül makamına vasıl ederse o kişide ten cinsiyeti kalmaz. Halk, umumiyetle bu cihan içinde illetlidir. 

İllet, şüphe yok ki illete dosttur. Her aşağılık kişi Davutluk davasına kalkışır. Anlamayan kişiler de ona yapışır. Ahmak kuş, avcıdan kuş sesi duyar da o tarafa uçar gider. Davut olmadığı halde Davutluk davasına kalkışan, kendi malı olan şeyle başkasından naklettiği şeyi ayırt edemez, sapıktır o kişi. 

Kendine gel de manevi bir adam bile olsa kaç ondan! Onun yanında kurtulmuş kişiyle bağlı kişi birdir. Yakınına eriştim diye iddia etse de şüphedir. Böyle adam, halk yanında zekadan ibaret bile olsa mademki kendisinde bu anlayış, bu ayırt ediş yok ahmaktır! Kendine gel, ondan ceylan, aslandan nasıl kaçarsa öyle kaç! Ey bilgili yiğit, sakın onun yanına koşma!
Share on Google Plus

0 yorum:

© 2005 - 2017. Yakup Çetin - Elementx Tasarım

Bozkır Yukarı Mahalle 50044 Sokak Yıldızhan Koperatifi Dışkapı No:4C İç Kapı no:9 Bozkır Konya
Telefon: 0 544 343 86 28 - Fax: 0332 426 23 30
iletisim@yakupcetin.com

Bize Ulaşın: