Eğitim Günlüğü - Yakup Çetin







PEYGAMBERLERDEN MUCİZE İSTEĞİ

Seba’lıların asılları kötüydü, mayaları pisti. Tanrıya ulaşma sebeplerinden kaçarlardı. Tanrı onlara bunca matah, bunca bağ, bunca bostan vermiş, sağlarından, solarından onlara zevk ve huzur için bunca nimetler ihsan etmişti. Ağaçlardan dökülen meyvelerin bolluğundan yol daralır. Geçenler, geçemez oluyorlardı. 

Yerlere dökülen meyveler, yolu kapar, yolcu nereden geçeyim diye şaşırır kalırlardı. Birisi, başına bir sepet alıp ağaçlıklardan geçse sepet silkmeden meyvelerle dolardı. Meyveleri kimse silkmez, düşürmez, meyveler rüzgarla düşer, nicelerin etekleri, meyvelerle dolar boşalırdı. Meyve hevenkleri, dallardan aşağılara kadar sarkar, gelip geçenlerin başlarına yüzlerine sürtünürdü. 

Külhan hizmetinde çalışan aşağılık bir adam bile o kadar zengini ki altın kemer kuşanırdı. Köpek, ekmekleri ayağıyla çiğner, ezerdi. Kurt, yiyecek bolluğundan imtila illetine tutulmuştu. Şehir de hırsızdan kurttan emindi, köy de, keçi bile büyük kurtlardan korkmaz olmuştu. Onların günden güne artan nimetlerini, onların nail oldukları şeyleri anlatsam, mühim sözler geri kalır. Peygamberler, bunlara “ Doğru olun, doğruluk yapın!” demişti! 

Oraya tam on üç peygamber gelmiş, sapıklara yol göstermiş istemişlerdi. “Nimetleriniz çoğalıp durmakta, fakat şükür nerede? Şükrü merkebi yatıp uyusa bile siz onu uyandırın, kaldırın! Nimet verene şükretmek aklen de lazım. Şükretmeyen kendisine ebedi hışım kapısını açar. 


Kendinize gelin de şu kereme bakın! Bir şükre bedel bu kadar nimeti kim verir? Tanrı insana baş verir, şükür için de bir secde ister. Ayak bağışlar şükür için bir oturma diler” dediler. Seba’lılar dediler ki. “ Bizim şükretme kabiliyetimizi Şeytan aldı götürdü’ şükürden de usandık, nimetten de. 

Bu nimetlerden bize öyle usanç geldi ki ne ibadet hoşumuza gidiyor, ne kabahat! Nimetleri de istemiyoruz, bahçeleri de zevk sebeplerini de dilemiyoruz, safa vesilelerini de! Peygamberler dediler ki: “ Gönülde bir illet yüzünden insan doğruyu anlamaz, sapıtır. O yüzden nimetler, umumiyetle illet olur. Hastalıkta yenen yemek insana hiç kuvvet verir mi? 

Ey inatçı önüne nice güzelim nimetler geldi de hepsi kötüleşti, saf olanlar bile bulandı gitti! Bu güzelliklerin düşmanı sensin. Neye elini vurdunsa kötü oldu. Senin dostun senin aşinan olan, sence hor, hakir sayıldı. Sana yabancı olan seninle uzlaştı. Sence o büyük ve yüce oldu. 

Bu da o hastalığın tesirinden. O illetin zehri bürün canlara sirayet eder. O illeti derhal geçirmeye çalışmak gerek. O illet durdukça şeker bile zehir kesilir. Her güzel ve tatlı şey insana kötü ve acı gelir. İnsan Abıhayat içse ateş sanır. O huy, ölüm kimyasıdır. Sen de o huy var mı? Nihayet hayatın bile o yüzden ölüm olur! 

O huy sendeyken gönlü dirilten gıdayı bile sen vücudunda kokar, leş kesilir. Naz- u naimle avlanan nice aziz kişiler vardır ki sana av olsalar sence bayağı görünürler. Bir kıl, gararsız, maksatsız başka bir akılla bağdaşırsa sevgi, gün gittikçe artar. Fakat nefis, aşağılık bir nefisle tanışır, dost olursa şüphesiz olarak bil ki bu dostluk zaman geçtikçe azalır. 

Çünkü nefsin daima bir illet, bir maksat etrafında döner, dolaşır. Dostluğu bilişiği de çabucacık bozar! Yarın dostunun senden nefret etmesini istemiyorsan bir akıllıysa dost ol, akla yar ol! Nefis zehirleriyle hastalanmış, hastalığa tutulmuşsan eline ne alır, elini nereye atar, neye sahip olursan hastalığa alet olur, onu da berbat edersin! 

Eline mücevher alsan, taş olur, gönül sevgisine yapışsan savaş olur. Kimse tarafından söylenmemiş, kimse tarafından dokunulmamış bakir ve latif ir nükte duysan anlayıcınca sence zevksiz ve kötü bir hal alır. Ben bunu duydum, dinledim eskidi artık. Ey yiğit, sen, bundan başka bir şey söyle dersin. 

Hatta yepyeni ve söylenmemiş bir nükte duyduğunu farz et, yarın ona da doyar, ondan da nefret edersin. Sen sendeki illeti gider, illet geçti mi, sence her eskimiş, söylenmiş söz yeni olur. O eski söz, yepyeni dallar, budaklar verir, yüzlerce meyve havenkleri bitirir, yetiştirir. 

Biz böyle hekimleriz, öyle Tanrı şakirtleriyiz ki bahrimuhit bile bizi gördü de yarıldı. Biz başkayız; insanın hastalığını, nabzına bakarak anlayan hekimler başka! Biz gönüle vasıtasız bakarız, bizim görüşümüz, anlayışımız yüzünden pek yücedir. Onlar, insanı gıdalarla, meyvelerle doyuran kuvvetlendiren doktorlardır. 

Bize ululuk nurunun ışığı ilham vermektedir. Mesela bu çeşit bir iş sana faydalıdır. Öbürünün yolunu keser. Bu çeşit bir söz sana faydalıdır, başka çeşit bir sözse seni yaralar! O doktorlar, hastanın sidiğine bakar, hastalığını öyle anlar bizim deliliğimize ulu Tanrının vahyidir, hastalığı vahiyle anlarız. Kimseden ücret istemeyiz, ücretimiz, noksanlardan arı olan Tanrıdan gelir. İlleti unulmaz hastalara sala. İlacımız, hastalara birebirdir. 

Seba’lılar “ Ey davaya girişenler, doktorluğu bildiğinize, bize fayda vereceğinize deliliniz nerede, siz de bizim gibi uyku uyumakta, siz de bizim gibi yemek yemektesiniz. Köylerde, şehirlerde bizim gibi oturup duruyorsunuz. Bu su toprak tuzağındayken nasıl olur da gönül simurgunu avlayabilirsiniz? 

Fakat mevki ve reislik sevdası sizi peygamberlik davasına salmış, bu yüzden kendinizi peygamber sanıyorsunuz. Bu çeşit laflar, bu çeşit yalanlara kulak bile asmak istemeyi, ayran kasesine düşmek dilemeyiz.” Dediler. Peygamberler dediler ki: “ Bu da o illetten, körlüğünüzden, söylediğimiz sözlerin hakikatini göremiyorsunuz. 

Davamızı duyuruyorsunuz da elimizdeki mücevheri görmüyorsunuz. Elimizdeki bu mücevher, halka bir imtihandır. Onu gözlerin önünde dolandırıp durmaktayız. Kim nerede mücevher? Derse bu sözü, körlüğüne, mücevherleri görmediğine şahittir. Güneş söze gelse de “ Kalk, gündüz oldu yatıp durma.” 

Dese sen de “ A güneş, şahidin nerede?” deden güneş “ kör herif, Tanrıdan kendine göz iste! Apaydın gündüz vakti birisi mum arasa onun bu araması körlüğüne tam bir delildir. Bari görmüyorsan, gündüz olduğundan şüphen varsa, daha sabah olmadı sanıyorsan, sus bir şey söyleme de kör olduğunu meydana vurma. Tanrı ihsanını bekle!” der. 

Gündüzün “ gündüz nerede” demek kendi kendini rezil etmektir a gündüz arayan! Sabır ve sükut Tanrı rahmetine sebep olur. Bu araştırmaysa hastalık nişanesidir. “ Susun, dinleyin” emrini canla başla, kabul et de sevgilinin mükafatına eriş, rahmetine nail ol. 

Ey terbiyeli edepli kişi illetinin yeniden tazelenmesini istemiyorsan bu doktorun önünde paranı da çıkar, yere koy; başını da secdeye indir. Fazla sözü sat da can, mevki ve para pul bağışlamayı satın al. Bu suretle de Tanrı seni övsün, rütbene gök bile haset etsin. Doktorların rızasını elde ederseniz kendinizi görür, halinizi bilir, ayıplarınızı anlar, kendi kendinizden utanırsınız. 

Bu körlüğü defetmek halkın elinde değildir; bu doktorlara Tanrı tarafından lütfedilmiş bir hidayettir. Bu doktorlara candan kul olun da miskle, amberle dolun! 

Onlarsa bunların hepsi riyadan, hileden ibaret dediler; nasıl olur da Tanrı falanı, filanı kendisine vekil eder? Padişah elçisinin padişah cinsinden olması lazım. Suyla toprak nerede, gökleri yaratan nerede, kafamızda eşek beyni mi var ki sizin gibi bir sineği hüma kuşuyla bir tutalım? 

Hüma nerede sinek nerede? Toprak nerede, Tanrı nerede? Gökteki güneşle zerrenin ne münasebeti var? bu münasebet, bu alaka, hiç akıllı adamın kabul edeceği şey mi? 

Bu bir tavşanın “ Ben ayın elçisiyim, onunla eşim” demesine benzer. Bütün av hayvanları, fil sürürsünün yüzünden suyu güzel kaynağa gidemez olmuşlardı. Hepsi de korkularından oraya yanaşamıyorlardı. Güçleri, kuvvetleri yoktu. Bir düzen düzdüler. Bir ihtiyar tavşan, ayın ilk gecesi dağın tepesine çıkıp bağırdı. 

Ey fil padişahı, ayın on dördüncü gecesi gel de kaynağa bak, sözümün doğruluğunu gör! Ben elçiyim, elçiye zeval yok. Ona ne kızılır, sövülür, ne hapse atılır. Ay diyor ki : “ Filler, buradan gidin, kaynak bizimdir, dağılın buradan! Yoksa sizin gözünüzü kör ederim. Ben onun sözünü söyledim, boynumdan vebali attım. 

Bu kaynağı bırakıp gidin de ayın kılıncından emin olun. Sözümün doğruluğuna nişan de şudur. Fille, su içmek için kaynağa geldiler mi ay harekete gelir. Fil padişahı, filan gece gel de kaynakta bu dediğimi gör! Ayın yedisi, sekizi olunca fil padişahı su içmek için kaynağa geldi. o gece vakti hortumunu suya salınca su harekete geldi, ay da hareket etti. 

Fil suyun içinde ayın titrediğini, harekete geldiğini görünce tavşanın sözüne inandı. Fakat “ Filler, biz o ahmak fillerden değiliz ki ayın hareketi bizi korkutsun” dedi. Peygamberlerse “ Ah akılsız adamlar ah, size canla, başla verdiğimiz nasihatler, sizin bağınızı kuvvetlendirdi. Vah yazıklar olsun vah!” dediler. 

Ne yazık derdinize verilen ilaç, can alıca kahır zehir kesildi. Bir göze tanrı hışmım perdesini salınca mum bile aydınlatmaz, karanlığını çoğaltır. Sizden ne reisliği arayacak, ne gibi bir ululuk isteyeceğiz? Bizim ululuğumuz göklerden bile üstün! İncilerle dolu olan deniz, gemiden ne şeref bulabilir? Hele o gemi fışkıyla dolu olursa. 

Yazıklar olsun ki o bozarmış kör göze güneş bile bir zerre göründü. İblisin gözü, eşsiz, örneksiz Adem’i topraktan başka bir şey görmedi. O iblise layık göz, yurdu olan yerden baktı, kendisine layık görüşle gördü de sahibine Adem’in baharını kış gösterdi. Nice devletler vardır ki bazan devletsiz kişiye isabet eder de mal olmaz, geri döner! 

Nice sevgili vardır ki bir bahtsızın yanına gelirde o sevgiliyi tanımaz, onunla aşk oyununu oynamaya girişmez. Gözü yanıltan da bizim ezeli nasipsizliğimiz. Kalbi çeviren de kötü kaza ve kader! Taştan yontulup yapılan put, size kıble olduğundan lanetin, körlüğün gölgesine sığındınız, orada yurt edindiniz. 

Zannınızca taştan yapılma putlarınız Tanrıya eş oluyor da akıllı can nasıl Tanrı sırrına sahip olmuyor? Demek ki bir ölü sinek Tanrıya eş oluyor sizce peki, o halde diri olan insan neden o padişahlar padişahına sırdaş olmasın? Yoksa ölü sineğe benzeyen put, sizin tarafınızdan yapıldığı için mi Tanrıya eş olmaya layık? 

Diri, diri insan, Tanrı Mahluku olduğundan mı tanrı sırrın mahrem olamıyor? Siz kendinize, kendi sanatınıza aşıksınız. Yılanların kuyruklarına layık olan elbette yılan başıdır. Ne o kuyrukta bir devlet, bir nimet vardır, ne o başta bir rahat, bir lezzet! Yılanın kuyruğu, başının etrafında dönüp dolaşır, kıvrılıp düzelir. 

Kuyruk ve baş o iki dost birbirine tam layıktır. Tam münasiptir. İlahi nameyi bir güzelce dinlesen görürsün; Hakim-i Gaznevi öyle der: takdirin hükmüne itiraz edip de boş boğazlıkta bulunma. Tavşana tavşan kulağı münasiptir. Uzuvlarla bedenler tam uygundur. Huylarla canlar, tam birbirine denktir. 

Ruha münasip olan her vasfı, şüphe yok ki tam yerli yerinde, tam uygun olarak halk eden Tanrıdır. Tanrı madem ki huyu cana, uygun ve eş olarak yarattı, o halde onu gözle kaş gibi yarinde ve birbirine münasip bil! Güzeldeki huylar da uygun ve yerinde, çirkindeki huylar da Tanrının yazdığı harfler birbirine tam münasip! 

Ey Hasancık, yazı yazanın elindeki kalem gibi gözle gönül de Tanrının iki parmağı arasında! Gönül kalemi, lütuf ve kahır parmakları arasında gah sıkıntıya düşer, gah feraha çıkar. Ey kalem, ululuğa layıksan kimin parmakları arasındasın, bak da gör! Senin bütün kastin, bürün hareketin bu parmaklardan meydana geliyor. 

Başın dört yol ağzında kahrın, lütfun doğru yolla sapıklığın birleştiği yeridir. Bu halden hale giriş harflerin onun yazıp bozmasından meydana gelmekte. Bir işe niyetin, yahut bir şeyden vazgeçmen de onun iradesiyle, onun takdiriyle! Niyazdan yalvarıp yakarmadan başka yol yok. Bu değişmeyi, bu halden hale girmeyi her kalem bilmez. Bilsen bile kendi miktarınca, kendi haddince bilir. İyi de kendi kadrini izhar eder, kötüde de! Seba’lılar tavşanla fil hikayesini misal getirmeye kalkıştılar ama ezeli sırrı hilelerle karıştırmaya yeltendiler. 

Bu misalleri düzüp koşmak, o tertemiz tapıya affetmeye kalkışmak sizin haddiniz mi, misal getirmek, Tanrının bir de onun gizli ve aşikar bilgisine bir delil olan kişinin hakkıdır. Sen herhangi bir şeyin sırrını ne bilirin? Kafan kel iken saça, yüze ait nasıl misal getirebilirsin? Musa bile sopayı, alelade bir sopa gördü ama değildi ki. O bir ejderhaydı; sırrı, dudağını açtı da hakikatini söyledi. 

Öyle bir padişah bile bir sopanın sırrını bilemezse sen, bu tuzakla tanelerin sırrını ne bileceksin? Musa’nın gözü bile misal hususunda yanılırsa bir fare nasıl olur da hakikate ulaşmaya yol bulur. O misal bir ejderha kesilir de cevabıyla seni paramparça eder! İblis de bu misali getirdi de kıyamete kadar melun oldu. 

Karun da inat etti, bu misali getirdi de tacıyla, tahtıyla yere geçti. Sen bu getirdiğin misali kuzgun ve baykuş bil. Onların yüzünden yüzlerce ev bark yıkıldı, yerle yeksan oldu! 

Nuh ovada gemi yaparken yüzlerce kişi başına üşüşüp misal getirerek alaya kalkıştılar. “ Kuyu bile bulunmayan bir ovada gemi yapıyor, bu ne bilgisiz aptal!” dediler. Biri diyordu ki. “ Gemi hadi yürü koş!” öbürü diyordu ki: “ Bu gemiye bir de kanat tak!” Nuh da “ Ben, bunu Tanrı emriyle yapıyorum bu alaylarla işime kesat gelmez” demekteydi. 

Şu hikayeyi dinle de bak! Hırsızlığı alışmış herifin biri bir gece bir duvarın dibini delmekteydi. Hasta ev sahibi, gece yarısı yavaş, yavaş bir tak taktır duydu. Dama çıkıp aşağıya eğildi. Hırsızı görüp “ baba” ne yapıyorsun? Hayırdır, inşallah gece yarısı ne ediyorsun kim sen” dedi. 

Hırsız “ davulcuyum azizim”diye cevap verdi. Adam “ Pek, burada ne yapıyorsun?” deyince hırsız “ Davul çalıyorum” dedi. Ev sahibi dedi ki. “ Be adam, davul sesi hani?” Hırssız “ Dur hele, sesini yarın duyarsın eyvahlar olsun! Dediğin zaman kulağına dank eder!” Kelile’ de ki o hikaye da yalan, saçma, düzme fakat o saçma hikayenin ne demek olduğunu, o hikayenin maksadının anlamadın ki! 

A herzevekil, o tavşanın hakikati Şeytandır. Senin nefsine elçi olarak geldi de ahmak nefsini, Hızır’ın içtiği Abıhayattan mahrum eti. Sen onun manasını ters anladın. Küfür söyledin, azabına hazırlan! Arı duru suda ayın hareketini, bununla tavşanın filleri korkuttuğunu anlattın. 

Tavşan hikayesini, fili, suyu, ayın hareketinden fillerin korkmasını söyledin. Fakat ey ham körler, bu ay, halkı da halkın ileri gelenlerini de zebun etmiş olan aya nasıl benzer ki? Ay nerede, güneş nerede, gök nerede akıllar nerede nefisler nerede, melek nerede?hatta güneşin güneşi nerede? 

Nasıl söylerim bu sözü, uykuda mıyım, sayıklıyor muyum? Ey yol sapıtmış kişiler, padişahların hışmı yüz binlerce şehri harap etmiştir. Dağlar bile, onların hışmından yarılır, yüzlerce parça olur, güneş bil, onların etrafında döner, onları tavaf eder. Erlerin hışmı, bulutu kurutur, gönüllerinin kızgınlığı alemleri yakar, yıkar. 

Ey kefensiz adamcıklar, ey yıkanmamış ölücükler. Lut Peygamberin şehri nasıl yere battı, na hale geldi? bakın da görün! Fil de kim oluyor ki? üç tane kuşcağız, o fillerin kemiklerini kırdı. Kuşların en zayıfı Ebabil olduğu halde filleri, bir daha yamanmalarına imkan bulunmayacak bir tarzda yırttı, parçaladı. 

Nuh tufanını duymayan, yahut Firavunla Musa’nın savaşını işitmeyen var mı? Ruh gibi olan Musa, onları mağlup etti, sulara boğdu; su da bunları zerre, zerre parçaladı. Semud kavminin ahvalini, kasırganın Ad kavmini mahvettiğini duymayan var mı? Bir defacık olsun gözünü aç da gör. 

Savaşta filleri yıkıp öldürdüğü halde, bu derecede kuvvetli filler, bu kadar zalim padişahlar bile gönül hışmına uğramışlar, taşlanıp durmaktadırlar. Ebediyen zulmetten, zulmete gidiyorlar. Ne yardım eden var, ne imdatlarına yetişen! İyi adla kötü adı duymadınız mı yoksa? Hakikati herkes gördü de siz görmediniz mi yoksa, görülmüş şeyi görülmemiş sanırsınız. 

Meydanda olan şeyleri bile ,bile görmezsiniz ama ölüm, gözlerinizi adamakıllı açacak elbet. Tut ki alem, güneşle, nurla dopdolu sen, kör gibi karanlıklara gittikten sonra elbette ondan uzakta kalırsın, mahrum olursun! O kerem sahibi aya pencereni kapatırsan o ulu nurdan elbette nasibin olmaz! 

Sen köşkten çıkmış, kuyuya girmişsin. Bu geniş alemlerin ne günahı var? kurt huylarıyla huylanmış olan ruh, Yusuf’un yüzünü nasıl görebilir, söyle! Davud’un sesi dağlara taşlara ulaştı da yine o taş yüreklilerin kulaklarına girmedi. Har an akla insafa aferin! Doğrusunu Tanrı bilir ya! Ey Seba’lılar peygamberleri tasdik edin, Tanrıya olan ruhu tasdik edin! 

Tasdik edin; onlar doğmuş güneşlerdir. Onlar sizi kıyametin azaplarından kurtarırlar. Tasdik edin; onlar kıyamet kopmadan önce oraya varmanızdan evvel sizi de nurlandıran, alemi de nurlandıran aydın dolunaydır. Tasdik edin; onlar karanlıkları aydınlatan ışıklardır. Ulu tutun, ağırlayın. 

Onla, rica ve niyaz anahtarlarıdır. Hayrınızdan başka bir şey dilemeyenleri tasdik edin. Kendinizden başka kimseyi azdırmayın, kimseye tecavüz etmeyin! Bırak bu Arapça’yı, Farsça konuşalım. Ey sudan topraktan ibaret insan, o Türk’ün Hindusu ol (o güzelin yanağına bi siyah ben kesil!) kendinize gelin de padişahların seslerini duyun. Onlara gökler bile inandılar, gökler bile. 

Önce gelenlerin hallerine bakın, yahut sonradan gelenlerin tarafına doğru ihtiyatla uçun! İhtiyat nedir? İki tedbir arasında tereddüde düşmeyip hangisi seni sürçtürmeyecekse onu yapmaktır. Birisi, “ Bu yedi günlük yolda hiç su yoktur. Bütün yolu ayakları yakıp kavuran kumluk” dese, öbürü de “ Yalan, yürü de bak, her gece bir akan kaynak görürsün” dese, 

İhtiyat kokudan kurtulmak ve doğruya ulaşmak için yanına su alıp yola düşmendir. Yoksa su varsa, yanına aldığın suyu dök. Fakat ya yoksa o vakit vay susuz yola düşenin haline! Ey halife oğulları, insaf de kıyamet günü için ihtiyatlı davranın! O düşman yok mu, o düşman? Sizin atanıza da kin güttü de onu İliyyinden zindana attırdı. 

Gönül satrancının şahını bile mat etti de cennetten çıkarttı, belalara uğrattı, maskara etti. Güreşte onu yere yıkmak, yüzünü saratmak için onunla savaşa girişti, ona ne oyunlar oynadı. Öyle bir pehlivana bile böyle oyunlar yapan düşmanı sakının, ehemmiyetsiz görmeyin! 

O hasetçi, bizim anamızın, babamızın tacını tahtını bile al el çabukluğuyla kapıverdi; onları, oracıkta, çırılçıplak, ağlayıp inler bir halde hor hakir bırakıverdi. Adem, yıllarca zarı, zarı ağladı. Neden asiler defterine kaydedildim diye öyle bir ağladı ki göz yaşlarının aktığı yerlerde nebatlar bitti! 

Bir bak da hilebazlığını anla. Öyle bir ulu bile, onun hilesi yüzünden saçını, saklını yoldu. Ey balçığa tapanlar, onun şerrinden amanın aman. Onun kafasına “ La havle” kılıcını vurmaya bakın! Pusudan sizi görüp durur, fakat siz onu görmezsiniz, gaflet etmeyin sakın! Avcı daima taneler saçar, saçtığı taneler görünür de yapacağı kötülük görünmez. 

Nerede tane görürsen sakın oradan. Sakın da tuzağa düşme, kolun, kanadın bağlanmasın! Taneyi bırakan kuş, o hilesiz, düzensiz ovanın tanelerini yer, doyar. Ona kani olduğundan uzaktan kurtulur; hiçbir tuzağa düşmez; kolu kanadı bağlanmaz. 

Bir kuş, bir duvarın üstüne kondu, tuzaktaki taneleri gördü. Bir ovaya bakıyordu, gönlü orasını çekmekteydi; bir da tanelere bakıyordu, hırsı kendisini oraya sürüklemekteydi. Bu iki istek arasında çırpındı, durdu. Nihayet aklı başından gitti; tanelere meyletmedi, sahraya uçup gitti. Neşeli bir surette kol kanat açtı; ne mutlu ona! Bütün hürlerin ulusu, başı oldu. 

Onu kendisine baş yapan da kurtuldu, emniyet makamına ulaştı. Çünkü bu kuşun gönlü, ihtiyata riayet edenlerin padişahı kesildi de konağı, güllükler, çimenlikler dolu! O ihtiyatından razı, ihtiyatı ondan işte sen de tedbirde bulunacaksın böyle bir tedbirde bulun, bu işe sarılacaksan böyle bir işe sarıl! 

Nice defalar hırs tuzağına düştün, boğazını kesilmeye teslim ettin. Tövbeler kabul eden Tanrı, yine seni azad etti. Tövbeni kabul ederek seni neşelendirdi. “ Tövbenizi bozar, kötülüğe başlarsanız biz de tekrar size azap ederiz. Biz yapılan işlere uygun karşılıkları çift ettik” dedi. 

Bir kadının kocasını, yahut bir kocanın karısını alıp bir yere götürsen eşi de koşa, koşa mutlaka onun yanına gelir. Bu yapılan işleri de eserleriyle çift yarattık. Bir amelde bulundun mu mutlaka eşi de zuhur eder. Birisi gelip bir karının kocasını esir ederek götürse karısı, kocasını araya, araya çıkagelir. 

Sen de bir kere daha bu tuzağa geldin, bir kere daha tövbenin gözüne toprak serptin! Tövbeleri kabul eden, suçluları yargılayan Tanrı tekrar o düğümü çözdü de “ Kendine gel bu tarafa yüz tutma” dedi. Fakat tekrar unutkanlık pervanesi geldi, canınızı ateşe doğru sürükledi! 

Ey pervane, öyle çok unutkan olma, öyle pek şüpheye düşme yanan kanadına bak bir kere! Ateşten kurtuldun mu bu kurtuluşun şükrü, bir daha tane olan yere hiç uğramamandır. Uğrama da şükrettikçe Tanrı sana tuzaksız, düşman korkusundan uzak bir nimet ihsan etsin. 

Tanrının sizi azat etmesine karşılık şükretmeniz, Tanrı nimetini anmanız gerek. Nice zahmetlere, nice belalara düştün de “ Yarabbi, beni bu tuzaktan kurtar. Sana itaat edeyim, ibadetlerde bulunayım, Şeytanın gözüne toprak serpeyim” dedi. 

Kış geldi mi köpek ezilir, büzülür. Kışın soğuğu onu perişan bir hale kor. “ Kışa dayanamıyorum sağ olursam taştan bir ev kurmam lazım. Yaz gelince dişimle tırnağımla çalışıp çabalayayım, kışın barınmak için bir taş ev kurayım” der. Fakat yaz gelip de ısındı mı kellesi, kemiği yerine geldi mi, ilikleri, kemikleri kızışıp derisi gerildi mi,kendisini koskocaman görür de “ İyi ama ben hangi eve sığarım ki?” der. 

İrileşir, yayığını çeker. Tembel ,tembel, karnı tok sırtı pek, kendisine güvenmiş bir halde bir gölgeye çekilir. Gönlü “ Bir ev kur” derse de o, “ Söyle be yahu, ben nasıl olur da bir eve sığarım ki?” Diye cevap verir. Sen de bir belaya, bir musibete düştün mü büzülürsün, hırs kemiklerin bitişir; küçülür, kalırsın. “ Tövbeden bir ev kurayım, kışın o evceğizde barınayım” dersin. 

Fakat dertten kurtuldun da hırsın büyüdü mü köpek gibi ev sevdası geçer gider. Nimete şükretmek, nimetten daha hoştur. Şükreden kişi, hiç şükretmeyi bırakır da nimet sevdasına düşer mi? Şükür, nimetin canıdır, nimetse deriye benzer. Çünkü seni sevgiliye kadar ulaştıran şükürdür. 

Nimet, insana gaflet verir, şükürse uyandırır. Padişahın şükür tuzağıyla nimet avlamaya gör! Şükür nimeti, gözünü doyurur, seni bey yapar. Bu suretle de yoksullara yüzlerce nimet bağışlarsın Tanrı yemeğinden ye doy da senden oburluk, tamah ve şuna buna ihtiyacını arz etme illeti geçsin. 

Onlar dediler ki: “ A öğütçüler, iyi söylüyorsunuz ama bu köyde adam olsa!Tanrı bizim gönlümüzü kilitledi, kimse Tanrıdan ileri geçemez ki. Her şeyi düzüp koşan Tanrı, bizi de böyle düzdü koştu. Kimse bu dedikoduyla kaderimizi değiştiremez. Taşa istersen tam yüzyıl boyuna lal olsana de. Eskiye tam yüzyıl yenilen diye söyle dur. 

Toprağa yüzyıl su gibi arı duru ol desen, suya bal ol, süt kesil desen ne fayda! Gökleri ve göklerdeki şeyleri yatan, suyu toprağı ve topraktakileri halk eden Tanrı, göğe dönmeyi takdir etmiş, onu saf bir hale getirtmiş suyla toprağa da bulanıklık vermiştir. Gayri nasıl olur da gökyüzü bulanır, suyla balçık durulur? Tanrı, hepsine bir şey takdir etmiştir. Bir dağ, çalışmakla saman çöpü olur mu hiç? 

Peygamberler dediler ki. “ Evet, Tanrı çekinip kurtulmaya imkan bulunmayan sıfatlar yaratmıştır. Fakat arızi sıfatlar da yarattı ki onları terk etmek mümkündür;herkesin nefretini kazanan kişi, sıfatları terk eder, huylarından vazgeçerse herkesin sevgisini kazanır, herkes ondan razı olur. 

Taşa altın ol demek beyhudedir ama bakıra altın ol dersen yeri var; bakır pekala altın olabilir. Kuma toprak ol dersen acizdir, toprak olamaz. Fakat toprağa balçık ol desen bu söz yerindedir, toprak, balçık olabilir. Tanrı, insana topallık, yassı,burunluluk, körlük gibi çaresiz illetler vermiştir ama, ağız yüz çarpıklığı, yahut baş ağrısı gibi bazı illetler vermiştir ki bunlara çare varır. 

Tanrı bu ilaçları, insanlara iyilik vermek için yarattı, derler, devalar saçma değil ya! Hatta dertlerin çoğunun devası, çaresi vardır. Adamakıllı aradın, üstüne düştün mü ele geçer! 

Onlarsa “ Bu, bizim derdimiz, deva kabul eder dert değil. Siz yıllarca öğütler verdiniz, afsunlar okudunuz. Bizim de ger lahza derdimiz arttı, bağımız kuvvetlendi. Eğer bu hastalık, iyileşecek bir hastalık olsaydı nihayet bir zerresi olsun geçerdi. İnsan susuzluk hastalığına uğrarsa içtiği su ciğere gitmez. Denizi içse başka bir yere gider. Nihayet el ayak şişer. Su içmek, susuzluğu bir türlü geçirmez” dediler. 

Peygamberler dediler ki: “ Ümitsizliğe düşmek kötüdür. Tanrının ihsan ve rahmetlerine son yoktur. Böyle bir ihsan sahibinden ümit kesmek hiç de yaraşmaz. Bu rahmete el atın, yapışın! Nice işler vardır ki ilk önce güç görünür de sonradan kolaylaşır, o güçlük geçer gider. 

Ardında nice güneşler var! ümitsizlikten sonra nice ümitler var. Karanlığına esasen tutalım yürekleriniz taş kesildi, kulağınıza, gönlünüze kilitler vuruldu. Sözümüzü kabul edecek yahut etmeyeceksiniz. Biz buna aldırış etmeyiz. Aldırış ettiğimiz şey Tanrıya teslim olmak, fermanını yerine getirmektedir. 

Bize o kulluğu o buyurdu. Bu söz söylememiz, kendiliğimizden değil ki! Canımız, onun emrini yerine getirmek için bunun için yaşıyoruz, bunun için yaratıldık. Kuma tohum ek dese bile biz ekeriz. Peygamberin canına Tanrıdan başka bir dost yoktur. Halk sözünü kabul edecekmiş, reddedecekmiş, bununla hiçbir alışveriş bulunmaz ki! 

Tanrı emirlerini halka bildirir, bunu için alacağı ücreti de Tanrı verir. Biz sevgilinin uğrunda halka çirkin göründük; yüzümüz, düşman yüzüne benzedi gitti! Fakat bu kapıdan usanmadık da usanmayız da yol uzun olduğundan her yerde oturup dinleniyoruz. 

Sevgiliden ayrılan, hapislere düşen adamın gönlü soğur, o çeşit adam usanır, bıkar. Halbuki bizim sevgilimiz, bizim dilediğimiz canan, bizimle beraber rahmetini saçıp durmakta; canımız da ona şükretmekte. Bizim gönlümüzde lalelik var, gül bahçesi var. oraya solmanın, perişan olmanın yolu yok! 

Daima terütazeyiz, daima genciz, latifiz. Daima güzeliz, tatlıyız, daima gülüp durmadayız, zarifiz! Bizce yüzyılla bir saat birdir. Uzun yol, kısa zaman bize göre değil. O uzunluk, kısalık cisimlere göredir, cana nasıl sığar. Eshabı Kehif üç yüz dokuz yıl yattılar. Uyudular ama bu üç yüz dokuz yıl, onlara bir gün geldi. ne gamlandılar,ne teessüf ettiler. 

Uyandıkları anda uyudukları o uzun yıllar, kendilerine bir gün gibi göründü. Çünkü ruhları yokluktan tekrar bedenlerine geldi. bu alemde geceyle gündüz, ayla yıl bile olmazsa usanç, ihtiyarlık, bıkkınlık nasıl olur. Yokluk gülistanında insan kendisinden geçer, o alemdeki sarhoşluk, Tanrı lütfunun büyük kadehindedir. Onu içmeyen tadını tatmayan bilmez, anlamaz. 

Gül kokusu, bok böceğinin aklına gelir mi? Bu zevk mevhum değildir. Mevhum olsaydı da mevhumlar gibi yok olurdu. Cehennem, nasıl olur da aklına cenneti getirir? Çirkin domuzda güzel yüz ne gezer? Kendin gel, aklını başına devşir de böyle bir lokma ağzına kadar gelmişken kendi boğazını kendin sıkma a aşağılık kişi! Biz sarp yolları vardırdık. Bize uyanlara yolu kolaylattık. 

Seba’lılar, Siz kendinizce yomlu yıldızlarsanız ama bize göre yomsuzsunuz, bizimle zıtsınız, bize aykırısınız siz. Hiçbir düşüncemiz yokken bizi dertlere, meşakkatlere saldınız. Biz, birbirimizle uzlaşmış bir topluluk, sizin kötü haberlerinizle aramıza yüzlerce ayrılık düştü. Biz şekerler yiyen dudu kuşlarıydık. Sizin yüzünüzden ölümü düşünen baykuşlara döndük. 

Nerede bir gam masalı varsa, nerede bir kötü, bir kabul edilmeyecek ses duyulursa. Bu alemde nerede bir kötüye yormak,nerede bir kötü surete dönmek, nerede bir azap varsa, hepsi sizin söylediğiniz sözlerde sizin getirdiğiniz misallerde, sizin yormanızda. Bütün hırsınız, zevkiniz, alemi derde düşürmek” dediler. 

Peygamberler dediler ki: “ Çirkin ve kötüye yormak, sizin ruhunuzdan meydana gelen bir şey. Bu kabahat biz de değil sizde. Bir tehlikeli yerde uyusan, bir ejderha da baş ucundan sana doğru gelmeye başlasa, merhametli birisi “ Çabuk kalk, yoksa ejderha yutacak” diye seni uyandırırsa,“ Neye kötüye yoruyorsun” der misin? Ne yorması, kalk da aydınlık bir bak gör! Ben seni kötü yorumdan kurtarıyor da devlet yurduna götürüyorum. Çünkü peygamber, gizli şeyi bilip seni de o şeyden agah eden adamdır. O, cihan halkının örmediği şeyleri görmüştür. 

Bir doktor sana “ Koruk yeme, san şu çeşit kötü bir hastalık verir” dese, “ Neden kötüye yoruyorsun” der misin? Dersen öğütçüyü suçlu tutuyorsun demektir. Müneccim “ Bugün sefere çıkma sakın” dese, müneccimin yüz kere bile yalanını tutmuş olsan da bir iki kere sözü doğru çıksa yine sözüne uyarsın. 

Bizim nücum bilgimize asla yanlış çıkmaz. Böyle olduğu halde nasıl oluyor da doğruluğuna inanmıyorsun, doğruluğu sence gizli, kapaklı kalıyor? O doktorla müneccim, sana verdikleri haberi zanla şüpheyle veriyor. Halbuki biz açıkça görüyor, söylüyoruz. 

Cehennemin dumanını, cehennemin ateşini, cehennemin ateşini, cehennemin münkirlere saldırdığını uzaktan görüyoruz. Sense, sus yahu, bırak şu sözü, kötüye yormak bize ziyan veriyor demektesin. Ey öğütçülerin öğüdünü dinlemeyen, kötü yoruş nereye varırsan var, seninledir! 

Adeta ardından bir yılan gidiyor; birisi de damdan görüp haber veriyor. Ona sus, beni dertlendirme, bana keder verme diyorsun. Adamcağız peki benden günah gitti diyor. Fakat yılan seni boynundan sokunca bütün neşen zehir kesilir de o adama, “ Be adam mademki iş böyleydi, neden yenini yakanı yırtarak feryat etmedin? 

Yahut yukardan tepeme bir taş atıp bana işin ciddiyetini, işin vehametini bildirmedin?”dersin. o adam da iyi ama sen, benim sözümden inciniyordun. Ne faydası var? sana çok söyledim ama kar etmedi ki. Ben sana iyilik ettim, seni bu kötü işten kurtarmak için öğütler verdim. Kötülüğünden bu iyiliğin kadrini bilmedin, öğüdüm, seni büsbütün azdırdı. 

Bana büsbütün cefa etmeye, beni büsbütün incitmeye başladın der. Aşağılık, kötü kişilerin huyu budur. Sen ona iyilik ettin mi sana kötülük eder. Sabırla nefsin belini bük. O alçaktır, kötüdür, iyilik etmeye gelmez ona! Kerem sahibi birisine ihsanda bulunursan değer, bire karşılık sana yedi yüz verir. 

Bu alçağa da cefa eder, onu kahreylersen sana aşırı vefalar gösterir, kulun kölen olur. Kafirler, nimete eriştiler mi cefa tohumunu ekerler de sonra cehennemde aman yarabbi diye bağırıp dururlar.” 

Alçaklar, cefaya, derde düştüler mi arınır, temizlenirler. Vefa gördüler mi de cefakar olurlar. Şu halde onların ibadet edeceklerini mescit cehennemdir. Yabancı kuşun ayağını bağlayan tuzaktır. Zindan da hırsızın alçak kişinin ibadet yeridir. Orada daima Hakk’ı anar durur. 

Mademki insanın yaratılmasında ki maksat, Tanrıya ibadet etmesidir. Şu halde ibadetten baş çeken, ibadete yanaşmayan kişinin ibadet yeri cehennemdir. İnsan her işi yapabilir, fakat yaratılmasındaki maksat ibadettir. “ Ben insanları, cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım” bu ayeti okusana, alemin yaratılmasında ki maksat, ibadetten başka bir şey değil. 

Kitaptan maksat, içindeki fendir ama dilersen sen onu yastık da yapabilirsin ya. Fakat ondan maksat yastık olması değil, bilgi, irfan, irşat ve faydadır. Kılıcı mıh yaparsan zafere mağlubiyeti tercih ettin demektir. İnsandan maksat ilimdir. Doğru yolu bulmaktır ama her insanın bir ibadet yeri var. 

Kerem sahibine ikramda bulundun mu bu ikram, ona ibadet yeridir, ikrama uğradıkça şükreder alçağı da aşağılattın, alçağa da kötülük ettin mi onu ibadete sevk edersin. Vur alçakların başına ki yere baş koysunlar ver kerem sahiplerine ki ihsanına mazhar oldukça şükretsinler! 

Hulasa Tanrı iki mescid yaratmıştır. Cehennem onların mescidi, cennet bunların! Musa o iki iç ağrısı kavim, başlarını eğsin diye Kudüs’te alçacık bir kapı yaptırdı. Çünkü onlar cebbar, başı dik kişilerdi. Onlara bu küçücük, bu alçacık kapı niyaz kapısıdır. Cehennemdir. 

İyi bak kendine gel! Tanrı padişahları etten, kemikten küçücük bir kapı olarak halk etti ya. Dünya ehli olanlar, onlara secde ederler. Çünkü tanrıya secde etmenin düşmanıdır onlar! Dünya ehline bir fışkı yerceğizini mihrap düzdü. O mihrabın adı da bey, padişah! Bu tertemiz kapıya layık değilsiniz ki. Temiz kişiler, şeker kamışıdır, sizse bomboş birer kamıştan ibaretsiniz. 

Bu çeşit köpeklere elbette bu çeşit bayağılık adamlar hürmet ederler. Öyle ki kişiye hürmet etmek öyle adi adama inanmak aslana ardır. Fare huylulara kedi bey olur. Fare kim oluyor ki aslandan korksun? Fare huyludur, Tanrı köpeklerinden korkarlar, uluların virdi, ( Rabbimiz yücelerin yücedir) sözüdür. 

Bu aptallara layık olan Rab ise kendisinde tanrı kuvveti vehmeden dünya büyükleridir. Fare nasıl olurda savaş aslanlarından kokar. Onlardan korkanlar, misk ceylanlarıdır ancak. Yürü ey çömlek yalayıcı, kase yalayıcısın yanına git. Onu kendine Tanrı say, velinimet say! 

Kafi yeter artık. Uzun uzadıya anlatmaya girişsem beyler, padişahlar, hem kızarlar, hem de anlattıklarımın kendilerinde olduğunu bilirler anlarlar. Hulasa ey kerem sahibi, alçak nefse iyilik etme, kötü davran da alçaklarla beraber o da sana boyun eğsin, teslim olsun. 

Alçak nefse ihsanda bulunursa alçaklar gibi nimeti inkar eder, azgınlaşır. İşte mihnete, meşakkatte bulunanların şükretmesi, nimet ve devlet sahiplerinin azgın ve hilebaz olmaları bu yüzdendir. Altınlarla bezenmiş kaftanlara bürünen beyler, padişahlar azgın kişilerdir. Abaya sarınan yoksul yok mu, şükreden odur işte. 

Mal mülk, devlet ve nimet sahipleri hiç şükrederler mi? Şükür mihnetten ve meşakkatten biter, gelişir.
Share on Google Plus

0 yorum:

© 2005 - 2017. Yakup Çetin - Elementx Tasarım

Bozkır Yukarı Mahalle 50044 Sokak Yıldızhan Koperatifi Dışkapı No:4C İç Kapı no:9 Bozkır Konya
Telefon: 0 544 343 86 28 - Fax: 0332 426 23 30
iletisim@yakupcetin.com

Bize Ulaşın: