Son Eklenenler

12 Ağustos 2010 Perşembe

Elementx Web Blog

Tüccarla Papağanı

Bir ülkede bir zaman zengin bir tüccar vardı.
Ülke ülke dolaşır, mal getirir satardı.
Güzel bir kuşu vardı, özel cins bir papağan,
Tüyleri rengârenkti, konuşkan mı konuşkan.
Bir gün gene yollara düşmek çıktı kaderde;
Ticaret hayatında bereket var seferde.
Hedefi Hindistan’dı yolu da epey uzun.
Kavuşmak sevinç verir, ayrılan olur mahzun.
Evindeki herkesi tek tek çağırıp sordu :
Her biri Hindistandan acep ne istiyordu.
Herkes bir şeyler ister, boy boy ve türlü türlü.
Ev sahibi söz verir; cömert adamdır çünkü.
Papağana da sordu “Sana ne getireyim ?
Haydi, söyle bana da dileğini bileyim.”
***
“Ordaki kuşları gör, anlat hâlimi benim;
Onlara söyle : senin kafesteki kölenim.
Onları çok özledim ama burda tutsağım,
Yıllar var ki dostlardan, vatanımdan uzağım.
Selâm söyle onlara, bana yardım etsinler,
Bana kurtuluşumdan, ümitten sözetsinler.
Bu gurbet ellerinde onları özleyerek,
Çırpınıp duruyorum; bir gün ecel gelecek.
Ben burada, kafeste, sevdiklerimden uzak,
Yaşarken hiç durmadan ağlayıp sızlıyarak;
Onlar orda dallarda gezerek diyar diyar,
Uçuşup ötüşerek yaşasınlar bahtiyar.
Böyle dostluk olur mu, böyle mi olur vefa,
Dostları hapisteyken sürsünler böyle sefa ?
Ey mutlu kardeşlerim, özgür hayat sürenler,
Sabah sessizliğinde ses şöleni verenler !
Arada bir bu esir kardeşi hatırlayın
Hayâl gibi de olsa, aranızdayım sayın.
Kutluluk, mutluluktur dostu anması dostun.
Anan Leylâ olursa, anılan ise Mecnun,
Daha da başka olur anlamı yâdetmenin.
Gün doğarken, batarken, dostlar beni yâdedin.
Siz orada gül endam eşlerinizle mutlu,
Ben burada kafeste, yalnızlığın mahpusu.
Yüreğimin kanını içerim yudum yudum
Ah canım kardeşlerim, cennet vatanım, yurdum !
Özgürce şakıyınız, yiyiniz ve içiniz.
Bu yere düşmüş canı yâdetmek isterseniz;
Bir yudum da toprağa dökün içtiğinizden
Bana yardımcı olmak gelmezse elinizden.
Bu ne şaşılacak şey, nerde kaldı onca söz ?
Siz unuttunuz beni, kaldım yetim ve öksüz
Vefanın ve dostluğun gülleri nasıl soldu
Birlikte geçen günler nasıl da unutuldu ?”
***
Susturmadan sabırla kuşu dinledi tüccar, 
Çok ince yürekliydi, kuşa çok sevgisi var.
Bu hüzünlü mesajı kaydetti belleğine,
Öğrendi ve söz verdi götürmeye yerine.
Yola çıktı, yürüdü, geçti dağlar ovalar.
Bir hayli zaman geçti, Hindistan uzak diyar.
Çok da büyük bir ülke, gören bir kıt’a sanar,
İki ucu arası geldiği yollar kadar.
Sonunda bir gün baktı, geçerken bir ormandan 
Burda kuşlar tanıdık, aynı bizim papağan.
Durdurarak atını, dedi : “Dinleyin kuşlar !
Size uzak bir yerden gelmiş bir haberim var !
Sizlere bir dostunuz candan selâm söyledi,
Şu sözleri de size aktarmamı diledi :”
Diye başlayıp söze, ne dediyse papağan
Tekrarladı bir güzel, tek bir söz atlamadan.
Çok tuhaf bir şey oldu her şey giderken iyi 
Titremeye başladı duyan kuşlardan biri;
Çok geçmedi, sallandı, düştü durduğu daldan,
Serildi kaldı yere, ne nefes kaldı ne can.
Adamcağız şaşırdı, bir zaman öyle kaldı.
“Acaba” dedi “bu kuş niye böyle sarsıldı ?
Vurulmuş gibi geldi, düştü kaldı önüme,
Bilmiyerek de olsa sebep oldum ölüme.
Evdeki papağanın akrabasıydı belki; 
Belki çok yakınıydı, belki ruhları birdi.
Bu işi nasıl yaptım, haberi niye verdim
Zavallı kuşcağızın hayatını bitirdim.”
Her ne olduysa oldu, bir iş ki şaşılacak !” 
Dedi ve yola düştü, çok dağ var aşılacak.
***
Alışverişler bitti, görevler tamamlandı,
Döndü evine geldi, en güzeli bu andı.
Dağıttı Hindistan’dan gelen hediyeleri.
Ev halkı çok sevindi, herkesin belli yeri.
Papağana bilerek bir şey söylemiyordu.
O garip de öylece oturmuş bekliyordu.
Sonunda duramadı, seslendi efendiye :
“Burda biri daha var, bekliyor bir hediye !
Yok mudur bu kula da güzelce bir armağan;
Vatanımdan yurdumdan şöyle bir selâm falan ?”
“Bırak Allahaşkına ! ...” dedi, hüzünlü tüccar ;
“Senin aklına uydum, pişman oldum ne kadar !
Büyük cahillik ettim, büyük de akılsızlık;
Şimdi pek çok pişmanım, hem de kalbim çok kırık.
O hayırsız haberi götürmeseydim keşke. 
Şimdi böyle üzülmez, düşmezdim bu ateşe…”
“Efendi !”dedi ona, hayretinden papağan;
“Niye pişman oldun ki, nedir seni ağlatan ?”
“Buldum senin yurdunu, buldum kardeşlerini,
O güzel dostlarına aktardım haberini.
İçlerinden birisi öyle kederlendi ki,
Seni ordakilerden en fazla sevendi ki,
Titremeye başladı ve sonra düştü daldan.
O öldü diye böyle üzüldüm, oldum pişman.
Pişmanlık neye yarar, olduktan sonra olan ?
Ölüme sebep oldum, uçtu ve gitti bir can”
Bu acıklı hikâye tamamlandığı anda 
Bir tuhaflık belirdi zavallı papağanda;
Onun da bedenini bir titremedir aldı,
Sonra yere düştü ve kaskatı kalakaldı.
***
Adam dehşete düştü ve fırladı yerinden.
Canı çıkıyor gibi bir ah çekti derinden.
Külâhını çıkarıp yere vurdu çiğnedi
Yen-yaka parçaladı, derin derin inledi.
“Ey güzel sesli kuşum, ey güzel papağanım !
Ne oldu sana böyle, benim ciğerim, canım !
Neden bu hâle geldin, ey şakıyan yoldaşım,
Beni neşelendiren can dostum, arkadaşım !
Gönlümün güneşiydin, ışığıydın içimin,
Hayatımın bağıydın, bahçemdin, çiçeğimdin…
Süleyman seni eğer bir kez görmüş olaydı
Başka kuşa bakmazdı eğer seni bulaydı.”
Biraz sakinleşince değiştirdi hitabı
Kendisine kızmaya, söylenmeye başladı :
“Ey dil’im ! suçlu sensin, sen kıydın iki cana;
Beni de mahkûm ettin bu çâresiz hicrana !
Mâdem söyleyen sensin, ben sana ne diyeyim ?
Senden nasıl kaçayım, nerelere gideyim ?
Hem ateş, hem harmansın; hem serin hem sıcaksın.
Bu ateşi harmana ne kadar salacaksın ?
Ey dil’im, cânan gibi bu can da senden bizar;
Hem her sözüne uyar, hem de gizlice ağlar ...
Sen bir hazinesin ki, tükenmez harcamakla 
Bir dertsin ki çâresi bulunmaz aramakla ...
Yollara tuzak kuran hile’sin, bir ıslıksın
Hem de yalnız kalana tesellisin, ışıksın ...”
***
Üzüntüden kendini kaybetmişti iyice 
Konuşup duruyordu, tutarsızca, delice.
Kâh yalvarıp ağlıyor, kâh da nazlanıyordu
Izdırabı derindi, içeri kanıyordu.
Sonunda kuşu tuttu, kafesinden çıkarttı,
İçi parçalanarak pencereden fırlattı.
Ama ne oldu öyle ? birden heyecanlandı;
Kafesteki ölü kuş birdenbire canlandı !
Tıpkı karanlıklardan yükselen güneş gibi,
Birden parlayıveren güçlü bir ateş gibi,
Çırptı kanatlarını, hayatla doluverdi,
Yüksekçe bir ağacın dalına konuverdi.
Adam hayretten dondu, tutulmuştu dili de ... 
Bu ne biçim bir işti, bir terslik var belli de ...
Acıyı ve kederi örtmüştü bu kez merak. 
Biraz toparlanınca başını kaldırarak,
Seslendi papağana : “ey sesi tatlı baldan 
Aklımı şu başımdan alıp giden papağan !
Söyle neler oluyor; ben de bileyim, anlat; 
Bak nasıl perişanım, gitti dizimden takat.
O kardeşin gibiydin; önce yere serildin, 
Sonra mucize gibi birden bire dirildin.”
“Peki,” dedi papağan, “anlatayım bak, dinle;
Bana kurtuluşumu sen getirdin elinle.
O mesaj bir öğüttü, şöyle diyordu bana :
“Ey kardeşim dikkat et, hareketimden anla;
Bırak neşelenmeyi, çok konuşmayı bırak !
Bu yüzden kafestesin, anlasana ey ahmak !
Güzel sesin, konuşman insanlara hoş gelir; 
Seni kafese koyar, böyle ederler esir.
Bırakırlar yakanı benim gibi ölürsen, 
Sen de özgür olursun, çıkarsın esaretten.”
“Demek istedi o kuş, ben de bunu anladım,
Hiç vakit kaybetmeden gördün ki uyguladım.
Ölü taklidi yaptım, ulaştım başarıya,
Beni kendin çıkardın kafesten dışarıya.”
****
Adamcağız şaşkındı, çünkü bu kuş haklıydı.
Onu yenip alteden iki kuşun aklıydı.
Başı önüne eğik düşünceye dalmışken 
Papağan konuşmaya başlamıştı yeniden :
“Ayrılık vakti geldi, Allaha ısmarladık;
Vatana dönüyorum, gitmeliyim ben artık.
Sana son bir sözüm var, hem gerçek, hem de kesin :
Sen de özgür değilsin, bunu böyle bilesin.
Gözünü aç, hakkı gör, sen de özgürlüğü bul;
Yolunu biliyorsun, benim gibi yap, kurtul.
Bütün insanlaradır bu sözüm !” dedi uçtu,
Gözünde tütüyordu sevdikleri ve yurdu.
***
Anladınız mı bu kuş bizlere ne söyledi,
Size göre en sonda ne anlatmak istedi ?
****
Doğruyu kaynağından alır, doğru yaşarsan
Doğru olmaya başlar ne yapsan, ne başarsan.
Duymaya başlayınca seni çağıran sesi
Can kuşu hep sıkılır, daralır ten kafesi.
Kuş için kafes neyse mahpusa odur zindan,
Bilenler memnun olmaz böylesi bir durumdan.
Başta peygamberlerdir kafesten kurtulanlar;
Hakikate erenler, hak yolunu bulanlar.
Bu sebeple lâyıktır onlar yol göstermeye,
Hakkı ve hakikati bizlere bildirmeye.
İyi ve doğru herşey hep onların eseri,
Kafese dışarıdan, dinden gelir sesleri.
“Bir tek kurtuluş yolu terketmektir kafesi”
Diye seslenir durur, duyan bilir o sesi.
Ecel gelip çatmadan anla ki ey biçâre,
Bir diriye bağlanıp dirilmektir tek çâre
Peşini bırak hemen şu konforun ve lüksün;
Olmalısın her zaman hasta, zayıf ve düşkün;
Sana değer vermezler eğer böyle yaparsan, 
Çıkarsın kolaylıkla şöhretin halkasından.
Şöhret sahibi olmak belâ olarak yeter; 
Bir bağdır o dünyaya Demir zincirden beter.
***
Dünya bir hapishane, insan burada tutsak.
Her dünya nimeti de yol üstünde bir tuzak.
Bir kez tutulmayagör, can yutar bu tuzaklar 
İçine eğil bir bak, nice yiğitler yatar.
Gafil odur, durmadan mal mülk para yığıyor.
Dar kapıdan bunların hangi biri sığıyor ?
Bile bile hayatın geçici olduğunu,
Ensende duyuyorken ecelin soluğunu,
Etraftan çerçöp topla ve üstüste biriktir,
Ağırlaştır yükünü, kendine çile çektir.
Elinle ör kafese duvar üstüne duvar,
Bir de gerekçeler bul : “herkesin neleri var ?”
Her bir dünya tutkusu başka bir kelepçedir, 
Biri birinden ağır, bir pranga, bir zincir.
Bu ne büyük gaflettir, bu ne vurdum duymazlık ?
Felâkete götürür insanı bu aymazlık.
Yoksa bilmiyor musun, cebi yoktur kefenin,
Vârislerin paylaşır hepsini terekenin.
Dünya senin kafesin, sen içinde tutsaksın,
Bir gün kanatlanacak, buradan uçacaksın.
Kafesini altınla kaplamış bile olsan
Ne var ne yok hepsini burda bırakacaksın.
İyisi mi gel uyan, biraz da özüne bak,
Hakikate gel yön dön, şöyle bir ayağa kalk.
Terket fâni olanı, sonsuz olana tutun,
Ebedi hayat için var mı biraz umudun ?
Ne hazırlıklar yaptın, önden neler gönderdin,
Dünya mı, ahiret mi olmalı senin derdin ?
Bil ki bu tutsaklıktan kurtulmanın yolu var :
İbret al, akıllı ol, masaldaki kuş kadar;
Ölmeden ölü görün, terket tutkularını,
Aza kanaat et de, hayra harca varını.
Aşırı istekleri, uzun emeli bırak,
Can kuşunu da düşün, biraz da kendine bak.
“Dünyayı terket” demek, “çalışma da, yat” değil;
Tembellik; ne tevekkül, ne de kanaat değil.
Çalış da rızkını bul, ayağına gelemez,
Ama aşırı gitme, nefis haddi bilemez.
“Ölmeden ölmek” demek, gerçeği görmek demek.
Sonsuz bir mutluluğun yoluna girmek demek.
Çıkmak dar çerçeveden, açmak sonsuza kanat.
Safralardan kurtulup kuş gibi hafiflemek,
Akla ters geliyorsa, evet, delirmek demek, 
“Ölmeden ölmek” demek, murada ermek demek.

Subscribe to this Blog via Email :